Lem'alar Mecmuası
Lem'alar Mecmuası
Av. Ali Kurt
Av. Ali Kurt ile Lem'alar mecmuasından Risale-i Nur dersleri. Sözler Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/risale-i-nur-dersleri/id1776556655 Spotify: https://open.spotify.com/show/2c7AlmTFKP9k6sKJ6QbEPS Bilgi ve yorumlarınız için: [email protected]
(111) 24.Lem'a/3, Sh 207 | Hem kadınların ecnebî erkeklere karşı bir siperi ve kal‘ası, çarşafıdır.
Demek medeniyetin ref‘-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o ma‘den-i şefkat ve kıymetdar birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukūttan, zilletten ve ma‘nevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor. Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık ve tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktizâ ediyor. Çünkü sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika, o gayr-i meşrû‘ zevkin belâsını çekmek ihtimâli var ve kesretle vâki‘ olduğundan, cidden şiddetle nâ-mahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister.Sayfa 207Ve tesettür etmekle nâ-mahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtâr eder. Ve bir siperi ve kal‘ası, çarşafı olduğunu gösterir. Mesmûâtıma göre, merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gāyet âdî bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların o hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.İkinci Hikmet: Kadın ve erkek ortasında gāyet esaslı ve şiddetli münâsebet ve muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyâcından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refîka-i hayat olacaktır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve kocasını darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocasının, sırr-ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayat-ı dünyeviyeye münhasır değil ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsûs, muvakkat bir muhabbet değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle ve hürmetle alâkadârdır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyârlık ve çirkinlik vaktinde dahi, o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukābil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs etmesi ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, pek çok kaybeder.Hem şer‘an koca, karıya küfüv olmalı. Yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmanın, en mühimmi diyânet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyânetine bakıp kadınını taklîd eder. Refîkasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyânetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diyerek takvâya girer. Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttakî kocasını taklîd etmez. O mübârek ebedî arkadaşını kaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefâhetini taklîd ediyorlar. Ve birbirinin ateşe atılmasına yardım ediyorlar.Üçüncü Hikmet: Bir âilenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekābile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık, o emniyeti bozar ve o mütekābil hürmet ve muhabbeti de kırar. ÇünküSayfa 208açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzelini görmediğinden, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit, o samîmî muhabbet ve hürmet-i mütekābile gitmekle beraber, gāyet çirkin ve gāyet alçakça bir hissi uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki; insan, hemşîresi misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî hissi taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle; nefsî ve şehevânî temâyülâtı kırar.
May 22, 2025
57 min
(110) 24. Lem'a/2, Sh 206 | Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktizâ ediyor.
ilâ âhirihî âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefîhe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor, “Bir esârettir” diyor? (Hâşiye)Hâşiye: Mahkemeye karşı yazılan ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parçadır: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki, bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı ictimâiyelerinde en kudsî ve hakîkatli bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsîrin tasdîklerine ve ittifâklarına istinâden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın i‘tikādlarına iktidâen tefsîr eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, rû-yu zemînde adâlet varsa, elbette o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.Sayfa 206Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi gayr-i fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerden, yalnız dört hikmetini beyân ederiz.Birinci Hikmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktizâ ediyor. Çünkü kadınlar, hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatlarından ziyâde sevdikleri yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduklarından, kendilerini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskāle ma‘rûz kalmamak için, fıtrî bir meyilleri var. Hem kadınların on adedden altı yedisi, ya ihtiyârdır veya çirkindir ki; ihtiyârlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendisinden daha çok güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihâmdan korkar, taarruza ma‘rûz kalmamak için ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan ihtiyârlardır. Ve on adedden ancak iki üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Ma‘lûmdur ki; insan, sevmediği ve istiskāl ettiği adamların nazarlarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâ-mahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskāl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîütteessür olduğundan, maddeten te’sîri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan, elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar.Demek medeniyetin ref‘-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o ma‘den-i şefkat ve kıymetdar birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukūttan, zilletten ve ma‘nevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor. Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık ve tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktizâ ediyor. Çünkü sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika, o gayr-i meşrû‘ zevkin belâsını çekmek ihtimâli var ve kesretle vâki‘ olduğundan, cidden şiddetle nâ-mahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister.Sayfa 207Ve tesettür etmekle nâ-mahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtâr eder. Ve bir siperi ve kal‘ası, çarşafı olduğunu gösterir. Mesmûâtıma göre, merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gāyet âdî bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların o hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.
Apr 30, 2025
1 hr 9 min
(109) 24. Lem'a/1, Sh 205 | Tesettür, ictimâî hayatta en kudsî ve hakîkatli bir düstûr-u İlâhîdir
YİRMİDÖRDÜNCÜ LEM‘ATesettür hakkındadır.Onbeşinci Nota’nın İkinci ve Üçüncü Mes’eleleri iken, ehemmiyetine binâen Yirmidördüncü Lem‘a olmuştur.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِيَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ ilâ âhirihî âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefîhe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor, “Bir esârettir” diyor? (Hâşiye)Hâşiye: Mahkemeye karşı yazılan ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parçadır: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki, bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı ictimâiyelerinde en kudsî ve hakîkatli bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsîrin tasdîklerine ve ittifâklarına istinâden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın i‘tikādlarına iktidâen tefsîr eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, rû-yu zemînde adâlet varsa, elbette o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.Sayfa 206Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi gayr-i fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerden, yalnız dört hikmetini beyân ederiz.Birinci Hikmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktizâ ediyor. Çünkü kadınlar, hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatlarından ziyâde sevdikleri yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduklarından, kendilerini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskāle ma‘rûz kalmamak için, fıtrî bir meyilleri var. Hem kadınların on adedden altı yedisi, ya ihtiyârdır veya çirkindir ki; ihtiyârlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendisinden daha çok güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihâmdan korkar, taarruza ma‘rûz kalmamak için ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan ihtiyârlardır. Ve on adedden ancak iki üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Ma‘lûmdur ki; insan, sevmediği ve istiskāl ettiği adamların nazarlarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâ-mahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskāl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîütteessür olduğundan, maddeten te’sîri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan, elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar.Demek medeniyetin ref‘-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o ma‘den-i şefkat ve kıymetdar birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukūttan, zilletten ve ma‘nevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor. Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık ve tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktizâ ediyor. Çünkü sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika, o gayr-i meşrû‘ zevkin belâsını çekmek ihtimâli var ve kesretle vâki‘ olduğundan, cidden şiddetle nâ-mahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister.Sayfa 207Ve tesettür etmekle nâ-mahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtâr eder. Ve bir siperi ve kal‘ası, çarşafı olduğunu gösterir. Mesmûâtıma göre, merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gāyet âdî bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların o hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.
Apr 18, 2025
58 min
(108) 23. Lem'a/ Sh 203 | İcad ve İnbât Kadîr-i Mutlak’a Mahsustur.
Üçüncü Suâl: Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki: “Şu zamanda çok ileri giden feylesoflar diyorlar ki: ‘Hiçten hiçbir şey îcâd edilmiyor ve hiçbir şey i‘dâm edilmiyor; yalnız bir terkîb ve tahlîldir ki, kâinât fabrikasını işlettiriyor?’ ”Elcevab: Nûr-u Kur’ân ile mevcûdâta bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve esbâb vâsıtasıyla bu mevcûdâtın teşekkülât ve vücûdlarını, sâbıkan isbat ettiğimiz tarzda, imtinâ‘ derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar. Bir kısmı Sofestâî olup, insanın hâssası olan akıldan isti‘fâ ederek, ahmak hayvanlardanSayfa 204daha aşağı düşerek, kâinâtın vücûdunu inkâr etmeyi, hatta kendilerinin vücûdlarını dahi inkâr etmesini, dalâlet mesleğinde esbâb ve tabiatın îcâd sâhibi olmalarından daha ziyâde kolay gördüklerinden, hem kendilerini, hem kâinâtı inkâr edip, cehl-i mutlaka düşmüşler.İkinci gürûh bakmışlar ki; dalâlette, esbâb ve tabiatın mûcid olmaları noktasında, bir sineğin veya bir çekirdeğin îcâdı, hadsiz müşkilâtı var ve tavr-ı aklın hâricinde bir iktidar iktizâ ediyor. Onun için bilmecbûriye îcâdı inkâr ediyorlar, “Yoktan var olmaz” diyorlar ve i‘dâmı da muhâl görüyorlar, “Var yok olmaz” diye hükmediyorlar. Yalnız harekât-ı zerrât ile ve tesâdüf rüzgârlarıyla bir terkîb ve tahlîl ve dağılmak ve toplanmak sûretinde bir vaz‘iyet-i i‘tibâriye tahayyül ediyorlar. İşte sen gel, ahmaklığın ve cehâletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendilerini zanneden adamları gör; ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve echel yaptığını bil! İbret al!Acaba her senede, dört yüz bin envâı birden zemin yüzünde îcâd eden ve semâvât ve arzı altı günde halkeden ve altı haftada, her baharda, kâinâttan daha san‘atlı ve hikmetli zîhayat bir kâinâtı inşâ eden bir kudret-i ezeliyenin, bir ilm-i ezelînin dâiresinde planları ve mikdarları taayyün eden mevcûdât-ı ilmiyeyi, göze göstermeyen bir eczâ ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir eczâ misillû, gāyet kolay o ma‘dûmât-ı hâriciye olan mevcûdât-ı ilmiyeye vücûd-u hâricî vermeyi, o kudret-i ezeliyeden uzak görmek ve îcâdı inkâr etmek; evvelki gürûh olan Sofestâîlerden daha ziyâde ahmakāne ve câhilânedir. Bu bedbahtların, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz’-i ihtiyârîden başka ellerinde olmayan firavunlaşmış kendi nefisleri, hiçbir şeyi i‘dâm ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi ve bir maddeyi, hiçten ve yoktan îcâd edemediklerinden ve güvendikleri esbâb ve tabiatın ellerinde, hiçten îcâd gelmediğinden ahmaklıklarından diyorlar, “Yoktan var olmaz, var da yok olmaz” deyip, bu bâtıl ve hatâ düstûru, Kadîr-i Mutlak’a teşmîl etmek istiyorlar.Evet Kadîr-i Zülcelâl’in iki tarzda îcâdı var. Birisi; ihtirâ‘ve ibdâ‘ iledir. Yani hiçten, yoktan vücûd veriyor ve ona lâzım her şeyi de hiçten îcâd edip eline veriyor. Diğeri; inşâ iledir, san‘at iledir.Sayfa 205Yani kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakîk hikmetler için, kâinâtın anâsırından bir kısım mevcûdâtı inşâ ediyor. Her emrine tâbi‘ olan zerrâtları ve maddeleri, rezzâkıyet kanunu ile onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.Evet Kādir-i Mutlak’ın iki tarzda hem ibdâ‘, hem inşâ sûretinde îcâdı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek; en kolay, en suhûletli ve belki dâimî ve umûmî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ‘-ı zîhayat mahlûkātın şekillerini, sıfatlarını, belki zerrâtlarından başka bütün keyfiyât ve ahvâllerini hiçten var eden bir kudrete karşı, “yoğu var edemez” diyen adam, yok olmalı! Tabiatı bırakan ve hakîkate geçen zât diyor ki, “Cenâb-ı Hakk’a zerrât adedince şükür ve hamd ü senâ ediyorum ki, kemâl-i îmânı kazandım, evhâm ve dalâletlerden kurtuldum; ve hiçbir şübhem de kalmadı.”اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰي د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِسُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Mar 26, 2025
50 min
(107) 23. Lem'a/7, Sh 200 | Cenâb-ı Hakk’ın bizim ibâdetimize ne ihtiyâcı var?
Yirmiüçüncü Lem‘a’nın HâtimesiHâtime: Tabiat fikr-i küfrîsini terkeden ve îmâna gelen zât diyor ki, “Elhamdülillâh, benim şübhelerim kalmadı; yalnız merakımı mûcib olan birkaç suâlim var.”Birinci Suâl: Çok tenbellerden ve târik-i salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: “Cenâb-ı Hakk’ın bizim ibâdetimize ne ihtiyâcı var ki, Kur’ân’da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terk edeni zecrediyor ve cehennem gibi dehşetli bir cezâ ile tehdîd ediyor. İ‘tidâlli ve istikametli ve adâletli olan ifâde-i Kur’âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz’î hatâya karşı, nihâyet şiddeti gösteriyor?”Elcevab: Evet Cenâb-ı Hak, senin ibâdetine muhtaç değil. Hem hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibâdete muhtaçsın. Sen ma‘nen hastasın. İbâdet ise, senin ma‘nevî yaralarına tiryâk hükmünde olduğunu, çok risâlelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalığı hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi‘ ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrarına mukābil hekime dese: “Senin ne ihtiyâcın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Bu sözün ne kadar ma‘nâsız olduğunu anlarsın.Ama Kur’ân’ın, terk-i ibâdet hakkında şiddetli tehdîdâtı ve dehşetli cezâları ise; nasıl ki bir padişah, raiyetinin hukukunu muhâfaza etmek için; âdî bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatâsına göre, şiddetli cezâya çarpar. Öyle de; ibâdeti ve namazı terkeden adam, Sultân-ı Ezel ve Ebed’in raiyeti hükmünde olan mevcûdâtın hukukuna ehemmiyetli bir tecâvüz ve ma‘nevî bir zulmeder. Çünkü mevcûdâtın kemâlleri, Sâni‘e müteveccih yüzlerinde tesbîh ve ibâdet ile tezâhür eder. İbâdeti terkeden, mevcûdâtın ibâdetini görmez ve göremez, belki de inkâr eder. O vakit ibâdet ve tesbîh noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektûbât-ı Samedâniye ve birer âyîne-i esmâ-yı Rabbâniye olan mevcûdâtı; âlî makamlarından tenzîl ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazîfesiz, câmid, perişan bir vaz‘iyette telakkî ettiğinden, mevcûdâtı tahkîr eder; kemâlâtını inkâr ve tecâvüz eder.Evet herkes kâinâtı, kendi aynasıyla görür. Cenâb-ı Hak insanı, kâinât için bir mikyâs, bir mîzân sûretinde yaratmıştır. Her insana bu âlemden hususî bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i‘tikād-ı kalbîsine göre gösteriyor.Sayfa 201Meselâ, gāyet me’yûs ve mâtemli olarak ağlayan bir insan, mevcûdâtı ağlar ve me’yûs bir sûrette görür. Ve gāyet sürûrlu ve neş’eli ve müjdeli ve kemâl-i neş’esinden gülen bir adam, kâinâtı neş’eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddî bir sûrette ibâdet ve tesbîh eden adam, mevcûdâtın hakîkaten mevcûd ve muhakkak olan ibâdet ve tesbîhâtlarını, bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkâr ile ibâdeti terkeden adam; mevcûdâtı, hakîkat-i kemâlâtına tamamıyla zıd ve muhâlif ve hatâ bir sûrette tevehhüm eder ve ma‘nen onların hukuklarına tecâvüz eder.Hem o târikü’s-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını, onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdîd eder. Hem netice-i hilkati ve gāye-i fıtratı olan ibâdeti terkettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşîet-i Rabbâniyeye karşı bir tecâvüz hükmüne geçer. Onun için cezâya çarpılır.Elhâsıl: İbâdeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder, nefsi ise, Cenâb-ı Hakk’ın abdi ve memlûküdür. Hem kâinâtın hukuk-u kemâlâtına karşı bir tecâvüz ve bir zulümdür. Evet nasıl ki küfür, mevcûdâta karşı bir tahkîrdir; terk-i ibâdet dahi, kâinâtın kemâlâtını inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyeye karşı bir tecâvüz olduğundan, dehşetli tehdîde ve şiddetli cezâya müstehak olur. İşte bu istihkākı ve mezkûr hakîkati ifade etmek için, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, mu‘cizâne bir sûrette o şiddetli tarz-ı ifâdeyi ihtiyâr ederek, tam tamına hakîkat-i belâgat olan mutâbık-ı muktezâ-yı hâle mutâbakat ediyor. İkinci Suâl: Tabiattan vazgeçen ve îmâna gelen zât diyor ki: “Her mevcûd, her cihetinde, her işinde, her şeyinde ve her şe’ninde, meşîet-i İlâhiyeye ve kudret-i Rabbâniyeye tâbi‘ olması, çok azîm bir hakîkattir. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sığışmıyor.
Mar 15, 2025
58 min
(106) 23. Lem'a/6, Sh 196 | Kadîr-i Mutlak’ın ne ihtiyâcı var ki, âciz vesâiti, îcâdına teşrîk etsin?
Ey esbâbperest ve tabiata saplanan bîçâre adam! Madem her şeyin tabiatı, her şey gibi mahlûktur; Çünkü san‘atlıdır ve yeniden oluyor. Hem her müsebbeb gibi, zâhirî sebebi dahi masnû‘dur. Ve madem her şeyin vücûdu, pek çok cihâzât ve âletlere muhtaçtır. O halde, tabiatı îcâd eden ve o sebebi halkeden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Kadîr-i Mutlak’ın ne ihtiyâcı var ki, âciz vesâiti, rubûbiyetine ve îcâdına teşrîk etsin? Hâşâ! Belki doğrudan doğruya müsebbebi, sebeble beraber halkederek, cilve-i esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertîb ve tanzîm ile ve zâhir bir sebebiyet ve mukārenet vermekle, eşyâdaki zâhirî kusurlara ve merhametsizliklere ve noksâniyetlere merci‘ olmak için, esbâb ve tabiatı, dest-i kudretine perde etmiş ve izzetini o sûretle muhâfaza etmiş. Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın; sonra saati çarklarla tertîb edip tanzîm etsin, daha mı kolaydır? Yoksa hârika bir makineyi, o çarkların içinde yapsın; sonra saatin yapılmasını o makinenin câmidSayfa 197ellerine versin, tâ saati yapsınlar, daha mı kolaydır? Bu hâl imkân hâricinde değil midir? Haydi o insâfsız aklınla sen söyle. Sen hâkim ol!Veyahud bir kâtib; kalem, kâğıt, mürekkeb getirdi. Onunla kendi bizzât o kitabı yazsa, daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıt, mürekkeb, kalem içinde o kitaptan daha san‘atlı ve daha zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsûs olarak bir yazı makinesi îcâd etsin; sonra o şuûrsuz makineye “Haydi sen yaz!” desin de, kendisi karışmasın, daha mı kolaydır? Acaba yüz def‘a yazıdan daha müşkil değil midir?Eğer desen: “Evet bir kitabı yazan makinenin îcâdı, o kitaptan yüz def‘a daha müşkildir. Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını yazmasına vâsıta olmak cihetiyle, yalnız bir kolaylık var?”Elcevab: Nakkāş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle nihâyetsiz cilve-i esmâsını her vakit tazelendirmekle, ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyâdaki teşahhusları ve hususî sîmâları öyle bir sûrette halketmiştir ki; hiçbir mektûb-u Samedânî ve hiçbir kitâb-ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâ küll-i hâl, ayrı ma‘nâları ifade etmek için, ayrı bir sîmâsı bulunacak. Eğer gözün varsa, insanın sîmâsına bak, gör ki; zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar, belki ebede kadar, bu küçük sîmâda, a‘zâ-yı esâsiyede ittifâkla beraber, herbir sîmâ, umum sîmâlara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet-i fârikası var olduğu kat‘iyen sâbittir. Bunun için herbir sîmâ, ayrı bir kitaptır. Yalnız san‘atın tanzîmi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertîb ve te’lîf ister; ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek, hem de vücûda lâzım olan her şeyi dercetmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister. Haydi, farz-ı muhâl olarak tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir matbaaya âit olan tanzîm ve basmak, yani muayyen intizâmını kalıba sokmaktan başka, o tanzîmin îcâdında, îcâdları yüz derece daha müşkil bir zîhayatın cismindeki maddeleri, aktâr-ı âlemden mîzân-ı mahsûs ile ve hâs bir intizâm ile îcâd etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı îcâd eden Kadîr-i Mutlak’ın kudret ve irâdesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimâli ve farazîsi, bütün bütün ma‘nâsız bir hurâfedir.İşte bu saat ve kitap misâlleri gibi; Sâni‘-i Zülcelâl ve Kādir-i Külli Şey, esbâbı halketmiş; müsebbebâtı da halkediyor.Sayfa 198Hikmetiyle, müsebbebâtı esbâba bağlıyor. Kâinât harekâtının tanzîmine dâir kavânîn-i âdetullâhtan ibâret olan şerîat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyenin bir cilvesini; ve eşyâdaki o cilvesine, yalnız bir ayna ve bir ma‘kes olan tabîat-ı eşyâyı, irâdesiyle ta‘yîn etmiştir. Ve o tabiatın vücûd-u hâricîye mazhar olan vechini, kudretiyle îcâd etmiş ve eşyâyı o tabiat üzerinde halketmiş, birbirine mezcetmiş. Acaba gāyet derecede ma‘kūl ve hadsiz burhânların neticesi olan bu hakîkatin kabûlü mü daha kolaydır? Hem vücûb derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid, şuûrsuz, mahlûk, masnû‘ ve basit olan o sebeb ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin vücûduna lâzım olan hadsiz cihâzât ve âlâtı verip, hakîmâne ve basîrâne olan işleri...
Mar 6, 2025
1 hr 5 min
(105) 23. Lem'a/5, Sh 194 | 3.Muhal | Tabiat olsa olsa ancak bir san‘at olabilir, Sâni‘ olamaz
Üçüncü Muhâl: Bu muhâli îzâh edecek bazı risâlelerde beyân edilen iki misâldir.Birinci Misâl: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmîl ve tezyîn edilmiş ve hâlî bir sahrâda kurulmuş ve yapılmış bir saraya; gāyet vahşi bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam, san‘atlı eşyâyı görmüş. Vahşetinden ve ahmaklığından, hâriçten kimse müdâhale etmeyip, “O saray içindeki o eşyâdan birisi, o sarayı müştemelâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye başlar. Hangi şeye bakıyor; o vahşetli aklı dahi kābil göremiyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra o sarayın teşkîlat programı ve mevcûdâtın fihristi ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendân elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sâir içindeki şeyler gibi, hiçbir kābiliyeti yoktur ki o sarayı teşkîl ve tezyîn etsin. Fakat muzdar kalarak, bilmecbûriye, eşyâ-yı âhara nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmûuna bu defteri münâsebetdâr gördüğünden: “İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkîl, tanzîm ve tezyîn edip bu eşyâyı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek vahşetini; ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.İşte aynen bu misâl gibi; hadsiz derecede misâldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mu‘cizâne hikmetle dolu şu sarây-ı âlemin içine, inkâr-ı ulûhiyete giden tabîiyyûn fikrini taşıyan vahşi bir insan girer. Dâire-i mümkinât hâricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un şu sarây-ı âlem, eser-i san‘atı olduğunu düşünmeyerek ve ondan i‘râz ederek, dâire-i mümkinât içinde, kader-i İlâhînin yazar bozar levhası hükmünde ve kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icrââtında tebeddül ve tagayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hatâ olarak “tabiat” nâmı verilen bir mecmûa-i kavânîn-i âdât-ı İlâhiyeyi ve bir fihrist-i san‘at-ı Rabbâniyeyi görür. Ve der ki: “Madem bu eşyâ bir sebeb ister, hiçbir şeyinSayfa 195bu defter gibi münâsebeti görünmüyor. Çendân hiçbir cihetle akıl kabûl etmez ki; gözsüz, şuûrsuz, kudretsiz bu defter, rubûbiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktizâ eden îcâdı yapamaz. Fakat madem Sâni‘-i Kadîm’i kabûl etmiyorum; öyle ise en münâsibi, bu defter bunu yapmış ve yapar diyeceğim” der. Biz de deriz:Ey ahmaku’l-humakādan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak! Zerrâttan, seyyârâta kadar bütün mevcûdât, ayrı ayrı lisânlarla vücûduna şehâdet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni‘-i Zülcelâl’i gör; ve o sarayı yapan ve o deftere sarayın programını yazan Nakkāş-ı Ezelî’nin cilvesini gör, fermanına bak, Kur’ân’ını dinle o hezeyanlardan kurtul!İkinci Misâl: Gāyet vahşi bir adam muhteşem bir kışla dâiresine girer. Gāyet muntazam bir ordunun umûmî ve beraber ta‘lîmlerini ve muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle; bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider; bir “Ateş!” emriyle ateş ettiklerini müşâhede eder. Onun kaba, vahşi aklı, bir kumandanın devletin nizâmâtıyla ve kānûn-u pâdişâhîyle kumandasını anlamayıp, inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbirine bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayâlî ip, ne kadar hârikalı bir ip olduğunu düşünür; hayrette kalır. Sonra gider Ayasofya gibi gāyet muazzam bir câmiye, cum‘a gününde dâhil olur. O cemâat-i müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde eder, oturduklarını müşâhede eder. Ma‘nevî ve semâvî kanunların mecmûundan ibâret olan şerîatı ve şerîat sâhibinin emirlerinden gelen ma‘nevî düstûrları anlamadığından, o cemâatin maddî iplerle bağlandığını ve o acîb ipler onları esîr edip oynattığını tahayyül ederek en vahşi insan sûretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider. İşte aynı bu misâl gibi:Sultân-ı Ezel ve Ebed’in hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o Ma‘bûd-u Ezelî’nin muntazam bir mescidi olan şu kâinâta; mahz-ı vahşet olan, inkârlı fikr-i tabîatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultân-ı Ezelî’nin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinâtın ma‘nevî kanunlarını, birer maddî madde tasavvur ederek ve ...
Feb 23, 2025
59 min
(104) 23. Lem'a/4, Sh 191 | 3.Kelime | Mevcudatın kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata isnâdı muhaldir
Üçüncü Kelime: اِقْتَضَتْهُ الطَّب۪يعَةُ yani, tabiat iktizâ ediyor, tabiat yapıyor. İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Numûne için üçünü zikrediyoruz.Birinci Muhâl: Ekser mevcûdâtta, hususan zîhayatta görünen basîrâne ve hakîmâne olan san‘at ve îcâd, Şems-i Ezelî’nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse, belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnâd edilse lâzım gelir ki; tabiat, îcâd için her şeyde hadsiz ma‘nevî makine ve matbaaları bulundursun; veyahud her şeyde, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet dercetsin. Çünkü nasıl, şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâlî ve aksî güneşçikler, semâdaki tek güneşe isnâd edilmezse lâzım gelir ki, bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında, tabîî ve fıtrî, hem güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, ma‘nen çok derin bir güneşin hâricî vücûdunu kabûl ederek, zerrât-ı züccâciye adedince tabîî güneşleri kabûl etmek lâzım geldiği gibi; aynen bu misâl gibi, mevcûdât ve zîhayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelî’nin cilve-i esmâsına verilmezse, herbir mevcûdda, hususan herbir zîhayatta hadsiz bir kudret ve irâde ve nihâyetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabîî kuvveti, âdetâ bir ilâhı içinde kabûl etmek lâzım gelir. Bu tarz fikir ise, kâinâttaki muhâlâtın en bâtılı, en hurâfesidir. Hâlik-ı Kâinât’ın bir sineğe müteveccih san‘atını, mevhûm, ehemmiyetsiz, şuûrsuz bir tabiata veren insan, elbette yüz def‘a hayvandan daha hayvan, daha şuûrsuz olduğunu gösterir.İkinci Muhâl: Eğer gāyet intizâmlı ve mîzânlı, san‘atlı ve hikmetli şu mevcûdât; nihâyetsiz Kadîr ve Hakîm bir zâta verilmezse, belki tabiata isnâd edilse lâzım gelir ki; tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri ve matbaaları bulundursun, tâ o parça toprak, menşe’ ve tezgâh olduğu hadsizSayfa 192çiçeklerin ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkîllerine medâr olabilsin. Çünkü çiçekler için saksılık vazîfesini gören bir kâse toprak içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve hey’etlerini teşkîl ve tasvîr edebilir bir kābiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse; o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için ma‘nevî, ayrı, tabîî bir makine bulunmazsa, bu hâl vücûda gelemez. Çünkü tohumların nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humûza, karbon, azotun intizâmsız, şekilsiz, hamur gibi halîtasından ibâret olmakla beraber; hava, su, harâret, ziyâ dahi, herbiri basit ve şuûrsuz ve her şeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkîlleri ayrı ayrı ve gāyet muntazam ve san‘atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarûre iktizâ ediyor ki; o kâsede bulunan toprakta, Avrupa kadar, küçük mikyâsta ma‘nevî matbaalar ve fabrikalar bulunsun. Tâ ki, bu kadar hayatdâr kumaşları ve binlerle ayrı ayrı nakışlı mensûcâtları dokuyabilsin. İşte tabîiyyûnun fikr-i küfrîleri, ne derece dâire-i akıldan hâriç saptığını kıyâs et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan sûretindeki ahmak sarhoşların, “Mütefennin ve akıllıyız!” diye da‘vâ ettikleri akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini; ve mümteni‘ ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurâfeyi kendilerine meslek ittihâz ettiklerini gör, gül ve tükür!Eğer desen: “Mevcûdât tabiata isnâd edilse böyle acîb muhâller oluyor ve imtinâ‘ derecesinde müşkilât olur; acaba Zât-ı Ehad ve Samed’e verildiği vakit, o müşkilât nasıl kalkıyor? Ve o suûbetli imtinâ‘, o suhûletli vücûba nasıl inkılâb eder?”Elcevab: Birinci muhâlde nasıl ki, güneşin cilve-i in‘ikâsını ve feyzini ve te’sîrini en küçük zerrecik camdan tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne kadar kemâl-i suhûletle ve külfetsiz misâlî güneşciklerle gāyet kolaylıkla gösterdikleri halde, eğer güneşten nisbetleri kesilse; o vakit herbir zerrecikte, tabîî ve bizzât bir güneşin hâricî vücûdu imtinâ‘ derecesinde bir suûbetle olabilmesi, kabûl edilmek lâzım gelir. Öyle de; her mevcûd, doğ...
Feb 16, 2025
56 min
(103) 23. Lem'a/3, Sh 189 | 2.Kelime | Mevcudatın kendi kendine teşekkül etmesi çok cihetle muhaldir
İkinci Mes’ele: تَشَكَّلَ بِنَفْسِه۪ dir. Yani, mevcûdât kendi kendine teşekkül ediyor. İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var. Çok cihetle bâtıldır, muhâldir. Numûne için muhâlâtından üç tanesini beyân ederiz.Birincisi: Ey muannid münkir! Senin enâniyetin, seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhâli birden kabûl etmeyi hükmediyorsun. Çünkü sen mevcûdsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tagayyürsüz değilsin. Belki dâimâ teceddüdde olarak, gāyet muntazam bir makine; ve dâimâ tahavvülde hârika bir saray gibisin. Senin vücûdunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücûdun kâinâtla, hususan rızık münâsebetiyle, hususan bekā-yı nev‘ i‘tibâriyle alâkadârdır ve alış-verişi vardır. Senin vücûdunda çalışan zerreler, o münâsebâtı bozmamak ve o alâkadârlığı kırmamak için dikkat ediyorlar. Ve öylece ihtiyâtla ayaklarını atıyorlar. Güya bütün kâinâta bakıyorlar. Senin münâsebetini kâinâtta görüp öylece vaz‘iyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin, o hârika vaz‘iyetlerine göre istifâde edersin.Eğer sen vücûdundaki o zerreleri, Kadîr-i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçük me’murları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin uçları, herbir zerre bir kalem ucu veya kalem-i kudretin noktaları ve herbir zerre bir nokta olduğunu kabûl etmezsen; o vakit senin vücûdunda çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki; senin mecmû‘-u cesedin her tarafını görmekle beraber, münâsebetdâr olduğun bütün kâinâtı dahi görecek bir göz ve bütün senin mâzî ve müstakbelin ve nesil ve aslın ve anâsırının menba‘larını ve rızkının ma‘denlerini bilecek, tanıyacak yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım gelir. Senin gibi böyle mes’elelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtûn kadar bir ilim ve şuûr vermek, bin derece dîvânece bir hurâfeciliktir.Sayfa 190İkinci Muhâl: Senin vücûdun bin kubbeli hârika bir saraya benzer ki, her kubbesinde taşlar direksiz birbirine baş başa verip, muallakta durdurulmuş. Belki senin vücûdun, bin def‘a böyle bir saraydan daha acîbdir. Çünkü; o sarây-ı vücûdun, dâimâ kemâl-i intizâmla tazelenmektedir. Gāyet hârika olan ruh, kalb ve ma‘nevî letâiften kat‘-ı nazar, yalnız cesedindeki herbir a‘zâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbiriyle kemâl-i muvâzene ve intizâmla baş başa verip, hârika bir bina ve fevkalâde bir san‘at ve göz, dil gibi acîb birer mu‘cize-i kudret gösteriyorlar. Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi‘ birer me’mur olmazlarsa; o vakit herbir zerre, umum o ceseddeki zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem herbirisine mahkûm-u mutlak, hem herbirine misil, hem hâkimiyet noktasında zıd, hem yalnız Vâcibü’l-Vücûd’a mahsûs olan ekser sıfâtın masdarı ve menbaı, hem gāyet mukayyed, hem gāyet mutlak bir sûrette olmakla beraber; sırr-ı vahdetle, yalnız bir Vâhid-i Ehad’in eseriyle olabilen gāyet muntazam bir masnû‘-u vâhidi o hadsiz zerrâta isnâd etmek; zerre kadar şuûru olan, bunun pek zâhir bir muhâl olduğunu, belki yüz muhâl olduğunu derkeder.Üçüncü Muhâl: Eğer senin vücûdun, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelî’nin kalemiyle mektub olmazsa ve tabiata ve esbâba mensub ve matbû‘ olsa, o vakit senin vücûdundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içindeki dâireler misillû, binler mürekkebler adedince tabiat kalıblarının bulunması lâzım gelir. Çünkü, meselâ bu elimizdeki kitap eğer mektub olsa, bir tek kalem, kâtibinin ilmine istinâd edip, bütün onları yazar. Eğer mektub olmazsa ve o kâtibin kalemine verilmezse, “Kendi kendine olmuş” denilse veya tabiata verilse, o vakit matbû‘ kitap gibi, herbir harfi için bir demir kalem lâzımdır ki tab‘ edilsin. Nasıl ki matbaada hurûfât adedince demir harfler bulunur, sonra o kitaptaki harfler vücûd bulur; o vakit bir tek kaleme bedel, hurûfât adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurûfât içinde bazen olduğu gibi, bir büyük harfte, küçük kalemle bir sahîfe ince hat ile yazılmış ise, binler kalem bir tek harf için lâzım gelir.
Feb 11, 2025
46 min
(102) 23. Lem'a/2, Sh 187 | 1.Kelime | Esbab-ı âlemin ictimaıyla teşkil-i eşya muhal ve bâtıldır
Ama Birinci Yol ki: Esbâb-ı âlemin ictimâıyla teşkîl-i eşyâ ve vücûd-u mahlûkāttır. Pek çok muhâlâtından; yalnız üç tanesini zikrediyorum. Birincisi: Bir eczâhânede gāyet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir ma‘cun istenildi. Hem hayatdâr hârika bir tiryâk, onlardan yapılmak îcâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat ma‘cunun ve o hayatdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O ma‘cunlardan herbirisini tedkîk ettik. Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mîzân-ı mahsûsla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hâkezâ... muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksân veya fazla alınsa, o ma‘cun zîhayat olmaz, hâssiyetini gösteremez. Hem o hayatdâr tiryâkı da tedkîk ettik. Herbir kavanozdan bir mîzân-ı mahsûsla bir madde alınmış ki, zerre mikdar noksân veya ziyâde olsa, tiryâk hâssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, herbirisinden ayrı ayrı bir mîzânla alınmış gibi ayrı ayrı mikdarlarda eczâlar alınmış. Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimâl var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garib bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar, yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler, toplanıp o ma‘cunu teşkîl etsinler. Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var mı? Eşek, muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabûl etmem!” diye kaçacaktır. İşte bu misâl gibi; herbir zîhayat, elbette zîhayat bir ma‘cundur. Herbir nebât, hayatdâr bir tiryâk gibidir. Çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden ve gāyet hassâs bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve “Esbâb îcâd etti” denilse; aynen o eczâhânedeki ma‘cunun, şişelerin devrilmesiyle vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır. Elhâsıl: Şu eczâhâne-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî’nin mî-zân-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve her şeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. “Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan anâsır ve tabâyiin ve esbâbın işidir” diyen bedbaht, o tiryâk-ı acîbin, “Kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen dîvâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır. Evet küfür, ahmakāne ve sarhoşâne, dîvânece bir hezeyandır.
Feb 9, 2025
57 min
Load more