Kardeşlerim! Maatteessüf başımıza gelen bu şefkat tokadını, iki üç gündür kat‘î bir kanâatle anladım. Hatta, ehl-i isyân hakkında gelen bir âyetin çok işârâtından bir işareti bize bakıyor gibi fehmettim. O âyet de şudur, فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُٓوا بِه۪... اَخَذْنَاهُمْ yani, “Onlara ihtâr ettiğimiz ders ve nasîhati, unuttukları ve amel etmedikleri vakit... onları tutup musibet altına aldık.”Evet, en âhirde sırr-ı ihlâsa dâir bir risâle bize yazdırıldı. Elhak, gāyet âlî ve nûrânî bir düstûr-u uhuvvet idi. Ve on binler kuvvetle ancak mukābele edilebilir hâdiselere ve musibetlere karşı, o sırr-ı ihlâs ile on adamla mukāvemet ettirilebilir bir düstûr-u kudsî idi. Fakat, maatteessüf başta ben ve biz, o ihtâr-ı ma‘nevî ile amel edemedik. Bu âyetin ma‘nâ-yı işârîsiyle اَخَذْنَا cifir târihiyle, bin üçyüz elli iki eder, aynı târihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokadına giriftâr olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokada ma‘rûz olan kardeşlerimize medâr-ı teselli ve kendilerine medâr-ı sevâb ve istifâde olmak için bu musibetin içine alındı.Evet, ihtilâttan men‘ olunduğum üç aydan beri ben kardeşlerimin dâhilî ahvâline muttali‘ olamadım, yeniden üç gündür muttali‘ oluyorum. Hiç hâtır ve hayâlime gelmezdi. En hâlis zannettiğim kardeşlerimde, sırr-ı ihlâsa münâfî hareket vukūa gelmiş. Ondan anladım ki, فَلَمَّانَسُوامَا ذُكِّرُٓوا بِه۪... اَخَذْنَاهُمْ âyetinin bir ma‘nâ-yı işârîsi uzaktan uzağa bize bakıyor. Ehl-i dalâlet için nâzil olan bu âyet, onlara azabdır. Fakat bizim için terbiye-i nüfûs ve keffâretü’z-zünûb ve tezyîd-i derecât için şefkat tokadıdır.Biz elimizdeki kıymetdar ni‘met-i İlâhiyeyi tam takdîr etmediğimizden tokat yediğimize bir delil şudur ki; en kudsî bir mücâhede-i ma‘neviyeyi tazammun eden ve sırr-ı verâset-i nübüvvetle velâyet-i kübrânın feyzine mazhar ve Sahâbenin sırr-ı meşrebine medâr olan Risâle-i Nûr ile hizmet-i kudsiye-i Kur’âniyemize kanâat etmeyip, menfaati şimdilik bize pek az ve bu vaz‘iyetimize mühim zararı muhtemel tarîkat hevesinin birkaç def‘a şiddetle ihtârımla önü alınmasıdır.Yoksa, hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesânüdüyle bin yüz on bir kıymetinden, dört kıymetine tenzîl eden teşettüt-ü efkâr, bu gāyet ağır hâdiseye karşı, kuvvetimizi hiçe indiren tenâfür-ü kulûba uğratacaktı.Sayfa 306Gülistan sâhibi Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî naklediyor ve diyor ki: “Ben bir ehl-i kalbi tekkede, seyr ü sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. ‘Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin?’ dedim. O dedi ki: ‘Orada herkes yalnız kendi nefsini, eğer muvaffak olursa kurtarabilir. Burada ise, bu âlîhimmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv-ü cenâblık ve ulüvv-ü himmetlik, bunlardadır. Fazîlet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.’ ” Şeyh Sa‘dî bu vâkıayı, kısaca hulâsasını Gülistan’ında yazmıştır.Acaba, talebelerin, نَصَرَ، نَصَرُوا، نَصَرَتْ gibi sarf ve nahvin küçücük mes’eleleri tekkelerdeki virdlere râcih gelirse, Risâle-i Nûr, اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ deki hakāik-i kudsiye-i îmâniyeyi en kat‘î ve vâzıh bir sûrette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları sustururken, onu bırakıp yahud sekteye uğratıp veyahud kanâat etmeyip, tarîkat hevesiyle Risâle-i Nûr’dan izin almayarak, kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkāk kesb ettiğimizi gösteriyor.Saîdü’n-NûrsîTenbîh: İki Küçük HikâyeBirincisi: Bundan on beş sene evvel, Rusya’nın şimâlinde esîr olduğum zaman, doksan esîr zâbitlerimizle beraber büyük bir fabrika koğuşunda bulunuyorduk. Sıkıntıdan ve ruh darlığından çok münâkaşalar, gürültüler oluyordu. Umumunun bana karşı ziyâde hürmetleri olduğundan teskîn ediyordum. Sonra, sükûneti muhâfaza için dört beş zâbiti tâ‘yîn ettim. Ve dedim: “Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise, ona yardım ediniz!"

