Gerçek gazetesi
Gerçek gazetesi
Gerçek
Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri
Sungur Savran: Devrim talimleri
Dünyanın her yerinde insanların çoğunluğu bir gün gelip de sömürülen, ezilen, yoksullaşan halkın birleşip toplumun tepesine çökmüş alçakları devirebileceğine, yepyeni, kimsenin kimseyi ezemediği sömüremediği bir toplum kurabileceğine inanmamakta hemfikirdir. Üstelik son otuz-kırk yıldır yaşanan yoksullaşma, güvencesizleşme, güçsüzleşme göz önüne alınınca umutsuzluk alır başını yürür. Birileri çıkıp da, “Başta işçi sınıfı, bütün emekçiler ve ezilenler ayağa kalkacak, dünyanın altını üstüne getirecek” diye bir öngörüde bulunsa “hayal görüyor” diye dudak bükülür. “Devrim” dediniz mi, bu yazının tepesindeki fotoğrafta görülen, dünyanın en yüksek dağı Himalayalar’a tırmanmak kadar olanaksız görünür çoğunluğa. Biz büyük değişim olanakları, devrim olasılıkları konusunda umutsuzlanan insanları anlıyoruz. Günlük yaşamın gailesi içinde, hayat biteviye aynı sorunlar etrafında dolanıp dururken insanın böylesine olağanüstü gelişmeleri hayal etmesi bile çok zordur. Üstelik, Türkiye’de hak arama yolunda hemen hemen bütün eylemler ağır bir polis baskısı ile karşılaşırken kimsenin bu tür mücadelelerin geniş kitlelere yayılacağı konusunda umut beslemesi kolay değil. Türkiye’de de dünyada da kimse bu tür devrimci mücadeleler ve bunların sonucunda toplumda büyük değişimler beklemiyor kısacası. Neden eskiden olmuş da şimdi olmayacak? Bu soruya cevap vermek, “devrim falan olmaz kardeşim” deyip duran babayiğit için bile zor. Eskiden de onun dedeleri “olmaz” demişler, bir bakmışlar olmuş. Marksizm sadece “devrimler tarihin motorudur” demiyor. Devrimin hangi koşullar altında patlak vereceğini de ortaya koyuyor. Devrimci durumlar ne zaman ortaya çıkar peki? Birincisi, “Yönetenler eskisi gibi yönetemediğinde”. Bu döneme 2008 yılında kapitalist dünyayı saran derin ekonomik buhranla, sık kullandığımız bir deyimle Üçüncü Büyük Depresyon kapitalistlerin başa çıkamadığı bir durum yarattığında zaten girmiş bulunuyoruz. Yönetenler çırpınıyor. Eskisi gibi yönetemediklerinin en sağlam belirtisi, ABD’den Brezilya ve Arjantin’e, İtalya ve Hollanda’dan Hindistan’a faşizmin başını kaldırmış olması. Ama bir ikinci koşul da var: “Yönetilenler”, yani biz, yani siz, “eskisi gibi yönetilmek istemediğinde”. Bu, ilkinden daha çok zaman alıyor. Daha büyük sabır istiyor. Normal zamanlarda “yönetilenler” de “yönetenler”in siyasi etkisi altında olduğundan uzun sürebilen bir kopuş süreci yaşanmak zorunda. İşçinin emekçinin burjuva düzeninin savunucusu AKP’lerden, CHP’lerden, MHP’lerden, İyi Parti’lerden kopması gerekiyor. Devrim, dedik, insanlara Himalayalar’ın tepesine çıkma kadar zor görünüyor. Bir daha bakın tepedeki resme. “Yok ya buraya çıkılır mı?” dersiniz. İşin bilimini, tekniğini öğrenmemişseniz. Ama geçen hafta üç dağcı buraya çıktı. Bu taraftan ilk defa fethediliyormuş Himalayalar. Onun resmine de aşağıda bakın. Marx ne demişti? “Bilime giden düz bir yol bulunmuyor ve yalnızca onun dik patikalarını tırmanmaktan çekinmeyenler, aydınlık doruklarına ulaşma şansına sahiptir.”
Dec 10, 2023
6 min
Armağan Tulun: Metal işçisi kadınların çağrısına kulak verelim, şiddete karşı öz savunma örgütlenmeleri kuralım!
2015’te bütün ülkeyi ayağa kaldıran bir kadın cinayeti ile Özgecan Aslan’ın öldürülmesinin ardından Gerçek’in sayfalarında şiddete karşı öz savunma örgütlenmeleri kurma çağrısını yükseltmiştik. Çünkü, kadın cinayetleri her gün kadınların yaşamını elinden alıyor ve şiddetin son bulması, katillerin cezalandırılması için mücadele etmek, bugün hemen şimdi yaşamlarımızı korumak için yeterli olmuyordu. Bu nedenle de tek bir kadının daha şiddete maruz kalmasını, kadın cinayetinde yaşamını yitirmesini istemiyorsak haklarımızı savunurken yaşamlarımızı da savunma gerekliliği öne çıkıyordu. Öz savunma örgütlenmelerinin var olması, şiddeti şiddet anında savuşturabilmek demektir. Öz savunma örgütlenmelerinin yaygınlaşması, sorunun çözümüne katkı sunacak uzun vadeli sonuçlar da doğuracaktır. Öz savunma örgütlenmeleri yaygınlaştıkça iyi hal ve haksız tahrik indiriminin değil ama kendini korumanın bir hak olduğu fikri de yaygınlaşacaktır. Şiddet tehdidi altındaki kadınlar öz savunma örgütlenmeleri olursa daha güçlü hissedecek, şiddet karşısında susmayıp şiddeti ortaya çıkarma konusunda daha fazla cesaret bulacaktır. Bugün de durum farklı değil. Erdoğan 25 Kasım vesilesiyle katıldığı toplantıda, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmanın olumsuz bir etkisinin olmadığını söyledi ama gerçekte her biri bir yaşam olan kadın cinayeti rakamları öyle söylemiyor. Sözleşmeden çıkılması resmen Temmuz 2020’de gündeme gelmişti. İktidar o tarihte yapamadığını bir gece yarısı yayınlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile yapmış, Mart 2021’de Türkiye’nin sözleşmeden imzasını çektiği açıklanmış ve bu karar üç ay sonra yürürlüğe girmişti. 2020’de 300 kadın cinayeti ve 171 şüpheli kadın ölümü olmak üzere toplam 471 kadın yaşamını yitirmişken, 2021’de 280 kadın cinayeti ve 217 şüpheli kadın ölümü ile bu sayı 497’ye yükselmiştir. 2022’de ise 334 kadın cinayeti ve 245 şüpheli kadın ölümü gerçekleşmiş, yani 579 kadın yaşamını yitirmiştir. Erdoğan bu konuşmayı yaptığında Gerçek’in internet sitesindeki yazımızla sormuştuk, bir kez daha tekrarlayalım: Erdoğan’ın “olumsuz bir etki” görmesi için daha kaç kadının ölmesi lazım? 2015’te bu çağrıyı yaptığımızda en geniş güç birliğinin sağlanmasının yolunun sendikalar ve meslek örgütlerinin ilk adımı atarak siyasi partileri, kadın örgütlerini ve bu perspektifi benimseyecek başka odakları bir araya getirmesinden geçtiğini söylemiştik. O günden bugüne emekçi kadınlar çeşitli mücadele meydanlarında bu şiarı yükseltti. Gebze’de, Birleşik Metal-İş üyesi kadınlar, farklı fabrikalarda çalışan öncü metal işçisi kadınlar, bu şiara somut olarak sahip çıkarak pratikte bunun gereklerini tartıştı. Ve nihayet öz savunma örgütlenmelerinin gerekliliği 2-3 Aralık tarihlerinde düzenlenen Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Kurulu’nun kürsüsünden de ifade edildi. Birleşik Metal Gebze Şubesi’nde örgütlü HT Solar fabrikasının baştemsilcisi Gamze Fırat kürsüden şu sözleri söyledi: “Sınıf mücadelesi bayrağı elbette ki kadın mücadelesinde de yükseltilmelidir. Bu doğrultuda fabrikalarımızda tacize, kadına yönelik şiddete karşı sıfır tolerans politikası hayata geçirilmelidir. Sendikamız İstanbul Sözleşmesi ve 6284 gibi kadınları koruyan bütün sözleşme ve yasaların uygulanması için mücadele etmelidir. Ama yasaların uygulanması tek başına yeterli değildir. Bu ülkede kadınlar çantalarında koruma kararları ile öldürülüyor. Şube kadın komisyonlarımız kadınların kendilerini ve başka kadınları koruyabileceği öz savunma örgütlenmelerinin inşa edilmesi için öncülük etmelidir.” Şiddete karşı en önde mücadele eden emekçi kadınlar, sendikalarını göreve çağırıyor. Bugüne kadar, çok erkek ağırlıklı bir sektörde örgütlü olduğu halde, kadın mücadelesi açısından bir dizi olumlu örneğe imza atan Birleşik Metal-İş sendikasının, bu çağrıya kulak vererek üzerine düşeni yapması için öncü işçilerin bu çağrının takipçisi olacağına şüphemiz yok. Ve biliyoruz ki bu daha başlangıç, bu çağrının başka fabrikalarda, sendikalarda, emekçi mahallelerinde yankılanması için mücadeleye devam!
Dec 10, 2023
5 min
Filistin savaşıyor! Yanında olalım, yalnız bırakanları unutmayalım!
Filistin direniş örgütlerinin, Filistin halkının geri dönüş hakkı başta olmak üzere tüm haklarının kalıcı olarak çöpe atılması tehdidine karşı, 7 Ekim’de gerçekleştirdikleri El Aksa Tufanı harekâtının üzerinden neredeyse 2 ay geçti. Harekâtın birkaç gün sonrasında başlayan Siyonist karşı saldırı da, Kasım sonundaki bir haftalık ateşkesin ardından 1 Aralık tarihinde yeniden başlamış durumda. Siyasî açıdan bakıldığındaysa, 7 Ekim itibarıyla Filistin büyük bir sıkışmışlık içerisindeydi. Filistin Özerk Yönetimi her zamanki gibi emperyalistlerin ve Siyonistlerin önlerine imzalaması için koyacağı sıradaki kâğıdı beklerken, Hamas’ın tarihsel olarak parçası olduğu Müslüman Kardeşler’in hem kendisinin hem de destekçilerinin bölgede güç kaybetmiş olması önemli sonuçlar doğurmaktaydı. Türkiye ve Katar ikilisinden Türkiye’nin son dönemde emperyalistlerle ilişkilerini iyileştirmeye yönelik girişimleri, Katar’ın başından itibaren sahip olduğu pozisyon ile bir arada düşünüldüğünde, bu iki ülkenin Filistin direnişini yatıştırıcı bir hatta iyice yerleştiği görülmekteydi. Batı Asya’nın yükselen iki gücünden Birleşik Arap Emirlikleri İsrail’in müttefiki pozisyonuna savrulmuştu. Suudî Arabistan ise aynı yola girmeye adaydı. Mihr olarak nükleer silah isteyip ayak direse de, nihayetinde hava sahasını İsrail’e açarak girişimlerin sonunun iyi olacağı sinyalini vermişti. İsrail ise, Filistin’in tamamını ele geçirmeye ve böylece Filistin halkının geri dönüş hakkı başta olmak üzere tüm haklarını çöpe atmaya hazırlandığını artık gizlemiyordu. Filistin’e destek hamasetle değil icraatla olur! Böyle bir dönemde direniş örgütleri, aslında tam da yapmaları gereken şeyi yaptılar. Çok iyi planlanmış ve düşmanı ilk aşamada gafil avlamayı başaran bir harekâtla tüm dünyaya Filistin halkının pes etmediğini haykırmış oldular. Ancak şurası da açık ki her ne kadar İran tarafından direniş örgütlerine sunulan silahlar ve örgütlerin bir savunma savaşına yönelik hazırlıkları bunlara belirli bir kapasite sağlasa da, askerî alanda İsrail’in açık üstünlüğü Filistin halkının yanında konumlanan güçlerin bir takım adımlar atarak Filistin’i desteklemesini gerektirmekteydi. Ne yazık ki, öyle olmadı. Filistin’e özgürlük İsrail’e boykot! İsrail’in açık düşmanı İran, Suriye ve Lübnan Hizbullah’ı açısından da denklemin çok kolay olmadığı anlaşılıyor. İran, ABD’nin sıcak savaş tehdidi karşısında şimdilik sadece Hizbullah vasıtası ile sıcak çatışmalara dâhil olabilmiş vaziyette. Onda da Lübnan’ın çok sorunlu bir siyasî konjonktürde olmasının etkileri görünüyor. Hizbullah bu nedenle, ve elbette askerî başka nedenlerle de olsa gerek, sınırı aşacak biçimde bir askerî girişimde bulunmayıp, İsrail’in askerî hedeflerine saldırılar düzenlemekle yetindi. İsrail de buna yeni bir cephe açarak karşılık vermek yerine, benzer saldırılarla yanıt vermekle yetindi. Bu kanadın, Gazze’nin topyekûn imhası gibi bir senaryoda ne tavır alacağını kesin bir şekilde kestirmek ise şimdilik zor görünüyor. Sonuçta, Filistin halkı yalnız bırakılmış bir halde, elinden gelen her yolla kendisini emperyalizm tarafından silahlandırılmış sömürgeci düşmanına karşı savunuyor. Filistin direniş örgütleri bugün gerçek bir tarih yazıyorlar. Gazze halkı da Filistin direniş örgütlerini sahipleniyor ve Gazze’yi tamamen terk etmeye yeltenmiyor. Ancak Filistin halkının ve direniş örgütlerinin gücünün sınırları var. İsrail ise yeniden başlayan saldırılarının ve son açıklamalarının gösterdiği üzere saldırılarında sadece Gazze’nin kuzeyini ele geçirip burada bir tampon bölge oluşturmaktan daha ötesini hedefliyor. O halde, Filistin halkının gerçek müttefiklerinin hiç durmadan etkili bir boykotu örgütlemesi, istibdadın Kürecik ve İncirlik’in kapatılmasını, İsrail’e yaptırımlar uygulanmasını içermeyen, halkın gözünü boyamaya dönük hamlelerini en yaygın biçimde teşhir etmesi gerekiyor. Devrimci İşçi Partisi ve onun bir inisiyatifi olan Emperyalizme ve Siyonizme Karşı Filistin Dostları bu doğrultuda faaliyetlerini sürdürüyor.
Dec 10, 2023
7 min
Ertuğrul Oruç: TTB susmayacak susturulamayacak!
Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) en üst yönetim organı olan Merkez Konseyi (MK), “amaç dışı faaliyet” gösterdiği gerekçesiyle yargılandığı dava sonucu görevden alındı. Yerine, delegeler içinden beş kişilik bir heyet, bir ay içinde TTB’yi olağanüstü genel kurula götürmesi için atandı. Bu, iktidarın yargı eliyle TTB’yi susturma girişimidir. MK’nın görevden alınmasına yönelik dava, TTB MK Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken açıklaması sonrası açılmıştı. Fincancı gerekçe gösterilerek TTB’nin susturulması amaçlanmıştı. Biz de Gerçek gazetesinde Kasım 2022’de yayınlanan köşe yazımızda konuyu işlemiştik. Burjuva iktidarlar kendisine tehdit olarak gördüğü kişilere ve kurumlara sudan sebeplerle dava açıp, kendince elverişli ana kadar bekletir, o ana kadar sonuçlandırmaz. Bu davanın seyri de aynı şekilde oldu. TTB kanununda, MK’ya karşı açılan görevden alma davasının 3 ay içinde karara bağlanması gerektiği belirtilmiş. Davanın açılmasının üzerinden 13 ay, ilk duruşmanın görülmesinin üzerinden ise 11 ay geçti. Son görülen iki duruşmaya kadar ise MK üyelerinin isim listesi, Fincancı’nın ceza aldığı davanın dosyası gibi davanın ana unsurunu oluşturan bilgiler mahkemece talep edilmemişti bile. Sanırız davanın bu seyri bile, meselenin hukuki değil siyasi saiklerle açıldığını ve davanın sonuçlandırılması için uygun zamanın beklendiğini gösteriyor. Ancak davanın usule ve esasa dair sorunlarından ziyade açılış gerekçesi esas ipucunu veriyor: “Amaç dışı faaliyet”. TTB, kamu kurumu niteliğinde Anayasal bir meslek kuruluşu. Kanunda TTB’nin görevleri sayılırken daha ilk maddede halk sağlığını koruması ve geliştirmesi gerektiği yazılmış. Örneğin, üyelerine dair yapması gereken ödevler daha sonraki maddelerde sıralanmış. Halk sağlığının korunması ve geliştirilmesi, sağlığa erişim önündeki tüm engellerin kaldırılmasını içerir. TTB’nin savunduğu ücretsiz, erişilebilir, nitelikli, anadilinde, kamu eliyle örgütlenecek bir sağlık sistemi, bunun olmazsa olmaz şartıdır. Ancak halk sağlığını korumak ve geliştirmek yalnızca sağlık hizmetleri ile sağlanamaz. Bununla birlikte insanca çalışma şartlarının sağlanması, sağlıklı bir çevrenin temini, sağlıklı gıdalara ve temiz suya erişim, örgütlenme özgürlüğünün varlığı ve daha pek çok sosyal, ekonomik ve siyasal şartları da gerektirir. Meseleyi bu şekilde ortaya koyduğumuzda TTB’nin sağlık ve yaşam hakkı başta olmak üzere temel hak ve hürriyetleri, halkların kardeşliğini, Kürt halkı ve Filistin halkı başta olmak üzere tüm ezilenlerin ve elbette emekçilerin haklarını savunmasının “amaç dışı faaliyet” olmadığı, bilakis TTB’nin başlıca amacı olduğu ortaya çıkmış olur. İktidarlar, kendi çizdiği sınırların dışına çıkan TTB’nin bu yaklaşımını hep tehdit olarak görmüş ve TTB’yi susturmaya çalışmıştır. Geçen yıl TTB tarihinde ilk kez bir TTB MK Başkanı tutuklanmıştı. Bu sefer de TTB tarihinde ilk kez bir TTB MK görevden alındı. Geçen yıl olduğu gibi şimdi de iktidar, hem TTB’nin temsil ettiği değerlere saldırıp hem de TTB üzerinden tüm kitle örgütlerine gözdağı vermeyi, halkı susturmayı ve sindirmeyi amaçlıyor. Geçen yıl, ortak mücadele ile TTB MK Başkanı Şebnem Korur Fincancı özgürlüğüne kavuşmuştu. Bu seferki taarruzda da yapılması gereken başta hekimler ve sağlık örgütleri olmak üzere, emekten ve ezilenden yana örgütler, sendikalar ve siyasal partiler ile ortak bir mücadele hattı oluşturup bu saldırıyı geri püskürtmektir.
Dec 7, 2023
4 min
Levent Dölek: “Yeni Anayasa değil yeni düzen gerek”
Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Yargıtay arasında Hatay Milletvekili Can Atalay’ın tutukluluğu ile seçilme ve siyaset yapma hakkının ihlal edilmesi dolayısıyla ortaya çıkan kriz bir süre sonra sıcaklığını yitirdi. Geriye, AYM’nin kaldırılması ya da yapısının değiştirilmesi bağlamında yeni Anayasa tartışması kaldı. Yeni Anayasa tartışmasını iyice ısıtarak gündemin üst sıralarına getiren gelişme ise Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 50+1 sistemini tartışmaya açması oldu. Erdoğan’ın "Mevcutta 50+1 mecburiyeti partileri yanlış yollara sevk ediyor. Kimin eli, kimin cebinde belli değil." diyerek açtığı tartışmayla MHP ile ittifakı mutlak görmediğini ilan etmiş oldu. Nitekim bu mesaj kamuoyunda hızla kabul gördü. Öyle ki Bahçeli MHP grup toplantısında “biz kimsenin sırtına binmedik kimseyi de sırtımıza bindirmedik” diye sert bir çıkış yaparak Erdoğan’a cevap vermek zorunda kaldı. Bu tartışma da yavaş yavaş sönümlenirken yine geride “yeni Anayasa” tartışması kalıyor. Önümüzdeki dönemde herhangi bir bağlamda başlayan ama sonunda yine yeni Anayasa gündemine bağlanan başka siyasi kriz başlıklarına da tanık olabiliriz. Bizim yeni Anayasa tartışmasındaki tutumumuzun özü Devrimci İşçi Partisi 7. Kongresi kararlarının “Yeni Anayasa değil yeni düzen gerek!” başlıklı bölümünde yer alıyor: “Yeni Anayasa burjuvazinin ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın bir yönü rejimin burjuvazinin iktidar üzerindeki dolaysız etkisini arttıracak mekanizmaların ihdasıdır. Anayasa tartışmasındaki esas stratejik yön tekelci sermayenin yayılmacı çıkarlarındadır. Türkiye’deki mevcut rejim hâlihazırda yarı-askerî bir karakter taşırken 12 Eylül Anayasası’ndan kurtulma demagojisine ve ‘sivil’ anayasa iddiasına asla prim verilmemelidir. Türkiye’nin emekçi sınıfları açısından soyut bir ‘yeni bir anayasa ihtiyacı’ yoktur. Yeni anayasanın mecliste hâlihazırda var olan güç dengesi çerçevesinde emekçi sınıflar açısından yararlı olması olanaklı değildir. Dahası, burjuvazi 1982 Anayasası’nın dahi içermek zorunda kaldığı hakları da tırpanlamak istemektedir. Emekçi sınıfların çıkarı istibdadın tadilinden değil devrilmesinden yanadır. Dolayısıyla hürriyet mecliste ya da kamuoyunda yapılacak soyut ve/veya entelektüel tartışmaların konusu değil emekçi halkın devrimci seferberliği ile istibdadın arkasındaki sermaye sınıfı ve emperyalizmle hesaplaşması sorunudur.” Bu perspektif bizim Anayasa tartışmasının temelinde bir danışıklı dövüş ya da gündem manipülasyonu olmadığını, temelinde sermayenin sınıf çıkarlarının yattığını, bizim de işçi sınıfı çıkarları temelinde bir siyasi hatla bu gündeme yaklaşmamız gerektiğini göstermektedir. Tüm bu sebeplerle biz hâkim sınıfların “yeni Anayasa” tartışmasına cepheden karşı çıkarız. Burjuva düzenin gardiyanlarının çekeceği fotoğraf için poz verecek halimiz yok! Bizim bugün odaklanacağımız yer işçi sınıfına ve emekçi halka vurulmuş kelepçelerdir. Bizim Anayasa’ya dair gündemimiz grev hakkıdır. 12 Eylül Anayasası’nın tümden karşısındayız. Ama o Anayasa’ya dahi işçilerin emeğiyle, canıyla, kanıyla kazıdığı grev hakkını sonuna kadar ve yine grevle savunacağız. MESS ve AKP el ele vererek Anayasa’ya kazınmış grev hakkı mevziisini çiğnemeye çalışacaklar yine. İzin vermeyeceğiz! Dünyada ve Türkiye’de burjuva düzenini korumak göreviyle ihdas edilmiş Anayasa Mahkemesi’ni de savunmuyoruz. Ama Anayasa Mahkemesi’nin grev hakkımızı onaylayan ve iktidarın keyfi grev yasağını yasadışı ilan eden kararını da sonuna kadar savunacağız. Nihayetinde biz mevcut Anayasa’yı işçi sınıfından ve ezilenlerden yana kökten değiştirecek yepyeni bir fotoğrafın peşindeyiz. Ekmeğin ve hürriyetin zaferinin fotoğrafını da tartışarak değil burjuvaziyi devirerek ve işçi iktidarını kurarak oluşturacağız.
Dec 7, 2023
7 min
Başyazı: Hak verilmez alınır! Zafer işçi sınıfının masaya yumruğunu vurmasıyla kazanılır! (Aralık 2023)
Aralık ayında bir sonraki yıl emekçi halkın yaşam ve geçim koşullarını belirleyen çok önemli kararlar alınacak. Bunlardan ilki TBMM’den geçecek olan 2024 yılı bütçesi. Patron partisi AKP tarafından meclise sunulan bütçe teklifi büyük çoğunluğu patronlardan, patron avukatlarından ve toprak ağalarından oluşan milletvekilleri tarafından oylanacak. Haliyle bu bütçeden patron sınıfına vergi muafiyetleri, teşvik ve destekler yağacak, yerli yabancı tefecilere milyarlarca faiz ödemesi yapılacak, işçinin payına ise ay sonunu zaten zor getirdiği maaşının gelir vergisi ile dilim dilim doğranması düşecek. Diğer önemli karar ise Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda 2024 yılı için belirlenecek olan asgari ücret. Bu komisyon 15 kişiden oluşuyor. Hükümet 5 kişi, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu 5 kişi, Türk-İş de 5 kişiyle temsil ediliyor. Şöyle de diyebiliriz. Patron hükümetinden 5 kişi, patronların kendi temsilcilerinden 5 kişi, patron işbirlikçisi Türk-İş tepe yönetiminin atadığı 5 kişi! Buradan da ne çıkacağı belli. Sürpriz yok. Açlık ücreti! Zaten her yıl asgari ücret adeta açlık sınırına endekslenmiş şekilde belirleniyor. Yıl boyunca da artan hayat pahalılığı ile açlık sınırının iyice altına düşüyor. Son yıllarda Temmuz ara zamlarına rağmen asgari ücret açlık sınırının üstüne hiç çıkmadı. Bu sene ise Erdoğan tek zam yapılacak diyor. Şimdi diyorlar ki bu sene dört işçi getirilecekmiş, komisyona asgari ücretle nasıl geçineceklerini anlatacaklarmış. Oraya çıkacak işçi kardeşlerimiz yaşadığımız gerçekleri ne kadar anlatırsa anlatsın karar veren onlar yani patronlar, patronların adamları ve patronların yalakaları olduktan sonra ne değişir? İşçiler esaret zincirlerini kırarak sendikalaşmalıdır. Ancak bu başlangıçtır; sendikaların da sarı, işbirlikçi sendika ağalığı zincirinden kurtarılması, sendikaların içindeki sınıf mücadeleci eğilimlerin hâkim olması gerekir. Örgütlü işçi sınıfının aynı anda hem patronlarla hem de patronlarla işbirliği içindeki sendika ağalarıyla karşı karşıya olduğu bir sınıf savaşı alanı var. Bu savaş alanı MESS sözleşmesidir. 130 bin metal işçisi, işçi sınıfının öncü gücü, Amerikan, Avrupalı, Japon emperyalist tekellerin ve Koç Holding gibi onların ortağı olan en büyük sermaye gruplarının örgütü MESS’le karşı karşıya. Bu kavgada metal işçisi sadece MESS’le değil grev yasaklarıyla ve patronların tarafında yer alan iktidarla da karşı karşıya. Bu kavganın sonucunu işçinin kararı belirleyecek. 1963’te Kavel işçisi kararını verdi, grev hakkını grevle kazandı. Bu hakkı tüm işçi sınıfına armağan etti. 2023’te Bekaert ve Schneider işçileri kendi kararını verdi, grev yasağını grevle yırttı attı. Şimdi MESS sözleşmelerinde işçi sınıfı seyirci değil sahanın tam ortasında. Metal işçilerinin en mücadeleci kesimlerini temsil eden DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikası, 2-3 Aralık’ta kongresini yaptı, kongre salonu fabrikalar MESS’e mezar olacak sloganlarıyla çınladı. Bu mücadele kararı metal işçisinin denetimi ve iradesi ile sahaya taşınmalıdır. Ne gerekiyorsa o! İşgal, grev, direniş! Bu karara sarı sendikacı Türk Metal ve Öz Çelik-İş ağaları katılmayacaktır elbette, ama tüm bu sendikaların üyesi olan işçilerin isteği ve özlemi de bu yöndedir. Ayrı gayrı demeden işçilerin iradeleri birleşmelidir. Bu mücadele kararlılığı Türk-İş’teki ve diğer konfederasyonlardaki tüm mücadeleci sendikalar ve sendikacılarla, örgütlü örgütsüz tüm öncü işçilerle buluşmalı ve bir Birleşik İşçi Cephesi olarak büyümelidir. Metal işçisi mücadele kararını verip de MESS masasına yumruğunu vurduğunda bu sesi tüm emekçi halk duyacaktır. Emekçi halk yüzünü zincirli meclisten, tiyatro oynanan komisyonlardan sınıf mücadelesine ve sınıf siyasetine çevirecektir. Emekçi halk işçi sınıfı öncülüğünde siyaset masasına yumruğunu vurmalıdır. Patronlara göre ayarlanmış bütçe, açlığa endekslenmiş asgari ücret dayatması ve emekçi halka vurulan tüm zincirler böyle kırılacaktır. Ekmek, gül ve hürriyet günlerine bu şekilde varılacaktır!
Dec 7, 2023
6 min
Ertuğrul Oruç: Filistin kazanırsa işçiler, emekçiler de kazanır
7 Ekim sabahı Filistin halkı, emperyalizme ve Siyonist İsrail’e karşı tarihinde az rastlanır bir ayağa kalkış gerçekleştirdi. Uzun bir süredir savunma pozisyonunda olan Filistin mücadelesi, atağa kalktı. İsrail başta olmak üzere hiç kimse böyle bir operasyonu beklemiyordu. İsrail’in ne olup bittiğini anlaması neredeyse bir gün sürdü. Operasyon öncesinde durum iç açıcı değildi. Arap ülkelerinin çoğu son dönemde İsrail ile ya ilişkilerini ilerletmiş ya da ilişki kurmaya başlamıştı. Her zaman Filistin’in yanında olduğunu söyleyip somut hiçbir adım atmayan Türkiye, İsrail ile ticari ve siyasi ilişkilerini arttırmıştı. Özellikle Gazze’de, 2 milyondan fazla insan sürekli yiyecek, tıbbi malzeme vb. eksikliği içerisinde yaşam mücadelesi veriyordu. İsrail’in ise sivil halkı da hedef alan saldırıları son hız devam etmekteydi. İsrail, Filistin’in tümünü işgal edeceğini açıkça dillendirir olmuştu. İşte, El Aksa Tufanı operasyonu tüm bu şartlar altında yapılmıştır. Filistin halkı yok olmayı beklememiş, var olmayı seçmiştir. Bundan dolayı mücadelesi tamamen meşru ve haklıdır. Ayrıca bu operasyon kendilerinin haberi olmaksızın kuş uçmayacağını iddia eden, aslında pek çok kez ezilenlerin mücadelesinde tokatlanmış, başta MOSSAD, CIA gibi istihbarat örgütlerinin “karizmalarını tekrardan çizmiştir”. Daha önemlisi, dünyadaki işçilere, emekçilere, ezilen halklara “siz de yapabilirsiniz” moral motivasyonunu vermiştir. Bu örnek karşı çıkış, İsrail’in şuurunu kaybetmesine neden oldu. Vahşi bir saldırı başlatan İsrail, El-Ehlî Hastanesi’ni bilerek ve isteyerek bombaladı. Yüzlerce çocuk ve sivilin yanında pek çok sağlık emekçisi de can verdi. Savaş zamanında bile dokunulamaz yerlerden olan hastanelerin hedef alınması gönlü Filistin’den yana olanları ayağa kaldırdı. İstanbul’da 18 Ekim akşamı, İsrail Konsolosluğu önünde İstanbul Tabip Odası (İTO) ve DİSK, KESK, TMMOB’un İstanbul örgütlerinin çağrısıyla pek çok örgütün katıldığı kalabalık bir protesto gösterisi gerçekleştirdik. O gün yürüyüşe İTO üyeleri beyaz önlükleriyle katıldı. Beyaz önlüklerimiz katil İsrail tarafından kana bulanmıştı, bizler onu telin ederek önlüğümüzün beyazını korumaya gelmiştik. Acımız büyüktü ancak Filistin halkının mücadelesi acılar kadar zaferlerle de doludur. Filistin halkının mücadelesi bize, emperyalist devletlere diz çöktürülebileceğini tekrar hatırlatmıştır. Yüzümüzü ağartan gelişmelerin yanı sıra yüzümüzü kızartan gelişmeler de çokça oldu. Siyonist İsrail destekçisi her bir ülke ve kurumun utanç verici tutumunu saymaya maalesef satırlarımız yetmez. Örneğimiz Dünya Tabipler Birliği’nden (DTB). DTB, Kuveytli kadın başkanının demecinin de yer aldığı 13 Ekim’de yayınladığı basın bülteninde, bütünüyle İsrail’in yanında tutum aldı. İsrail’in hastane bombalamaları da dâhil hiçbir saldırısına da bugüne kadar tek kelime etmedi. Pes! İnsan sizi görünce doktorluğundan utanıyor. İsrail’in saldırıları sonucu son iki hafta içinde 150 sağlıkçı hayatını kaybetti. Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere sağlık otoriteleri Filistin’e göndermek üzere insan gücü dâhil her türlü yardımın ulaştırılmasını sağlamaya dönük derhal ciddi adımlar atmalıdır. İTO ve TTB, uluslararası alanda bu çabayı desteklemeye dönük her türlü girişimde bulunacaktır. Ayrıca İTO, Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini kesmesine dönük olarak bulduğu her fırsatı değerlendirecek, iş yerlerimizde de konunun gündem olmasını sağlamak için elinden geleni yapacaktır. Unutmayalım, Filistin halkı kazanırsa işçiler, emekçiler ve ezilen halklar da kazanacaktır.
Nov 20, 2023
3 min
Başyazı: Vicdanımızla, bilincimizle, eylemimizle Filistin’in yanında olalım! (Kasım 2023)
İsrail’in Gazze’deki soykırımcı saldırısında ölü sayısı 10 bini aştı. Siyonist terörün kurbanlarının yüzde 65’i kadın ve çocuklardan oluşuyor. Vicdanı olan her insan yaşananları görüyor ve zulme karşı Filistin halkının yanında duruyor. Ancak bu yetmez. Harekete geçmek ve somut eylemlerle Filistin’i desteklemek gerekiyor. Bunu sadece Filistinli çocuklar için değil, kendi çocuklarımız ve geleceğimiz için de yapmalıyız. Çünkü Filistin halkının düşmanı bizim de düşmanımızdır. Yanı başımızda Gazze’de göz göre göre bir halk soykırıma uğruyorsa Türküyle Kürdüyle hiçbir halk güvende olamaz. Emperyalizm, her gün bizi sömüren kapitalizmin en ileri halidir. Bugün Filistin halkına saldırıyorsa, o halkla aynı saftayız demektir. Elimizden bir şey gelmiyor diyenlere kulak asmayın. Elimizden çok şey gelir. Gerçek en büyük silahımızdır. İsrail teröre karşı savaştığını söylüyor. Batı emperyalizmi aynı nakaratı tekrarlayıp duruyor. Yalan söylüyorlar. İftira atıyorlar. Gerçek ise başkadır. Filistin halkının işgale karşı direnişi meşrudur ve haklıdır. Gazze’de terörist olan İsrail’dir! Teröristin en büyüğü ise İsrail’in arkasındaki esas güç olan ABD ve NATO’dur! NATO’nun bir güvenlik şemsiyesi olduğu yalandır. Gerçek 15 Temmuz’da İncirlik’ten yakıt alan uçakların TBMM’yi bombalamış olmasıdır! En büyük terör örgütünü içimizde besliyoruz. Bu zillete son verilmelidir! Siyonist İsrail ise ev, hastane, cami, kilise demeden, fosfor bombası gibi yasaklanmış mühimmat türleri kullanarak, hiçbir hava savunma sistemi olmayan, 45 kilometre karelik bir yere 2,3 milyon insanın hapsedildiği bir alanda katliam yapıyor. Gazze’yi savunan tek güç yerin altını tünellerle ören ve fedakârca savaşan direnişçiler. Ne onlar teslim oluyor ne Filistin halkı diz çöküyor. Onlar üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. Bizim üzerimize düşen emperyalist ve Siyonist saldırganlığı cephe gerisinde zayıflatmaktır. Dedik ya gerçek en önemli silahımızdır. Türkiye’de iktidar ve hâkim sınıflar, sözleriyle Filistin’in yanındaymış gibi yapıp eylemleriyle emperyalizme ve Siyonizme destek vermektedir. İsrail elçisi hâlâ kovulmadı. Siyonistler adamlarını kendileri çekti. Erdoğan bu basit tepkiyi bile göstermedi. Erdoğan “one minute” dedikten sonra bile, Mavi Marmara katliamından sonra bile İsrail’le ticaret rekorları kırdı Türkiye! Siyonist katil bu ticaretle semirdi. Bugün İsrail’in çelik pazarının yüzde 65’ine Türk şirketleri sahip! Her gün Türk limanlarından İsrail’in Hayfa limanına şilepler mal taşımaya devam ediyor. İsrail’e boykot! Boykot, katili güçten düşürmek demektir. Emekçi halkımız İsrail’e destek olan markaları boykot etmeli. Ama esas, iktidarı İsrail ile yapılan ticareti durdurması için zorlamalı, diplomatik ilişkileri tamamen kesmesini sağlamak için bastırmalı. Zira Türkiye’yi yönetenler sadece ekonomik olarak değil askeri olarak da Siyonizme hizmet ediyor. Malatya’da konuşlu NATO’ya bağlı Kürecik radar üssü İsrail’in bölge çapındaki en büyük istihbarat kaynağıdır. Gazze’ye ölüm yağdıran pilotlar geçmişte Konya’daki hava üssünde eğitim gördüler. ABD iki uçak gemisinin yanı sıra İncirlik’teki askeri üsse indirdiği bombardıman uçaklarıyla bölge çapında terör estiriyor. Tüm bunlara İngiliz emperyalizminin Ağrotur ve Dikelya üsleri ile Kıbrıs’ı batmaz bir uçak gemisi olarak kullanmasını da eklemeliyiz. Türkiye Kürecik üssünü kapatırsa katilin bir gözünü kör eder. İncirlik üssünü kapatırsa katilin havaya kaldırdığı bir yumruğunu tutmuş olur. Türkiye’nin NATO’dan çıkması ise dengeyi tamamen değiştirecektir. İşçiler emekçiler köylüler! Yüreğimiz Filistin’de atıyor. Eylemimizle de Filistin’in yanında olalım! İsrail’i boykot edelim! İsrail’le tüm ekonomik, diplomatik, askeri, kültürel, akademik ilişkilerin kesilmesi talebini yükseltelim! Emperyalist üslerin kapatılması, Türkiye’nin NATO’dan çıkması için mücadele edelim! Filistin halkının bir kez daha kendi topraklarından sürülmesini engelleyelim! Soykırımı durduralım!
Nov 20, 2023
4 min
İşgale, katliamlara ve etnik arındırmaya karşı savaş! Filistinli örgütler 7 Ekim’de neden harekete geçti?
Önce şunu soralım: İsrail ile Filistin arasında bir barış vardı da, Filistinliler bunu ihlal mi ettiler? Elbette hayır. Aksine, zaman zaman ilan edilen ateşkeslerle sağlanan bir çatışmasız durum haricinde Filistin direniş örgütlerinin büyük bölümü, Filistin halkını topraklarından söküp atan, hatta Batı Şeria ve Kudüs’te bu etnik arındırmayı bugün halen hızla devam ettiren Siyonist İsrail ile hiç barışmadı. Geri dönüş hakkı için savaşmaktan hiç vazgeçmedi. Nasıl vazgeçsin? İsrail’in “kuruluşu” 1948'de 800 bin kadar Filistinlinin topraklarından sürülmesi ile oldu. Siyonistler o tarihten itibaren sayısız katliama imza attılar. Sadece içinde bulunduğumuz yılın ilk dokuz ayında Batı Şeria’da 247 Filistinliyi katlettiler. Temmuz ayında Cenin kentinde bir katliam gerçekleştirdiler. Geçtiğimiz yıllarda düzenlenen Büyük Geri Dönüş Yürüyüşleri’nde Gazze çevresindeki dikenli tellere yürüyen silahsız Filistinlileri keskin nişancılarla vurup katlettiler. Filistin halkının sevgilisi gazeteci Şirin Ebu Akile’yi, üzerinde basın yeleği ve bareti olduğu halde, keskin nişancı kurşunu ile yüzünden vurarak öldürdüler. Tüm katliamlarını saymaya yüzlerce sayfa yetmez. Filistin halkı Siyonistlerce bir etnik arındırmaya tabi tutulduğunda, müttefiklerini etrafında aradı. Batı Asya halkları tek vücut Filistin’in yanında olsalar da, bölgenin başına çöreklenmiş gerici rejimler teker teker İsrail’in yanında saf tuttular. Geçmişte Ürdün kralı Filistinli gerillalara savaş açarak onları topraklarından kovdu. Mısır’da Enver Sedat İsrail’i karşılıksız biçimde tanıdı. Daha yakın zamanda, ABD Başkanı Trump döneminde başlayan İbrahimî Anlaşmalar sürecinde Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve sonra da Fas, İsrail ile diplomatik ilişkiler kurdu. Bu sırada Arap dünyasında çok önemli bir yeri olan Suudî Arabistan da sıraya girmiş, bekliyordu. İbrahimî Anlaşmalar, Filistin halkına daha fazla zilletten başka bir şey vermedi. Dahası Trump, Yüzyılın Anlaşması adlı yeni bir Balfour Deklarasyonu ile, tarihsel Filistin’in başkenti Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı. Filistin halkının hamisi olma iddiasını taşıyan Erdoğan da bu silsilede yerini aldı. “One minute” çıkışından, İsrail ile aralıksız ticarete ve sonra da Filistin halkına ait yeraltı kaynaklarının Siyonistlerce çalınması için aracılığa hızla dönen Erdoğan’ın İsrail cumhurbaşkanı Herzog ile pozları, Netanyahu’nun Türkiye’de ağırlanacak olması, Filistin halkını hayal kırıklığına uğrattı. Filistin halkı tüm bu ihanetler karşısında boğazına geçirilen ilmiğin günden güne daha fazla sıkıldığını hissetmekteydi. Son olarak, İsrail başbakanı Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na çıkıp kürsüden tüm dünyaya üzerinde Filistin’in olmadığı bir haritayı “Yeni Ortadoğu” başlığıyla paylaştı. Bu, İsrail’in er ya da geç Filistin halkını elinde kalan son toprak parçaları olan Batı Şeria, Kudüs ve Gazze’den de kovacağının bir işaretiydi. Tüm bunların sonucu, Filistin direniş örgütlerinin El Aksa Tufanı oldu! İsrail yenilmez armada mı? Peki, İsrail’e karşı savaşmak anlamsız mı? Değil. Öncelikle, Filistinliler ne zaman Siyonizm ile müzakere edip, tavizler verdilerse, karşılığında her zaman kocaman bir “hiç” aldılar. İsrail’in sömürgesi olmaktan kurtulamadılar. Buna karşın İsrail’in geri adımları hep askerî yenilgiler ve halk isyanları ile oldu. 1973 savaşında, daha önce işgal ettiği toprakların bir bölümünden çekildi. 2006’da Lübnan'dan Hizbullah tarafından kovuldu ve kuzeydeki emellerini geçici olarak da olsa toprağa gömmek zorunda kaldı. Filistin halkının intifadaları Siyonistlerin yerleşim politikalarında geri adımlar doğurdu. Bugün, kara operasyonunun bu kadar gecikerek başlaması ve ABD desteği olmadan Gazze gibi yıllardır abluka altına aldığı bir kara parçasına bile operasyon yapmakta zorlanması, şimdiden önemli kayıplar vermiş olması, bize Siyonizmin yenilmez olmadığını göstermekte. Yeter ki bu savaşında Filistin halkı Siyonistlere ve emperyalistlere karşı bir başına kalmasın!
Nov 20, 2023
4 min
Siyonizm ve İsrail’le ilgili doğru bilinen yanlışlar!
Yanlış: Filistin boş, verimsiz, çöle benzeyen bir yerken, Siyonistler yerleşip hem bu toprakları ihya ettiler hem de bu coğrafyanın tek örnek demokrasisini inşa ettiler. Doğru: Filistin, Siyonistler gelmeden çok önce insan yerleşimi olan, ticaret, tarım ve balıkçılık yapılan, kendine özgü kültürü olan bir yerdi. Siyonistler tarafından talan edilmese ve sürekli saldırıya maruz kalmasa Birinci Dünya Savaşı sonrası yokluk içindeyken sonrasında modern birer medeniyete dönen diğer ülkeler gibi kalkınmış bir ülke olabilirdi. Siyonistler işgal ettikleri topraklarda bugünkü yapıyı, başta ABD olmak üzere emperyalistlerin inanılmaz boyutlara varan maddi yardımları sayesinde inşa edebilmişlerdir. Üstelik İsrail tüm yardım ve destekler sonunda kendi vatandaşları arasında bile ırka dayalı ayrımcı bir rejim (apertheid) kurmuştur. Bu ırkçılık ve ayrımcılık sadece Yahudi olmayanlara karşı değildir, Yahudiler içinde Siyonizmi desteklemeyenlere ve Afrikalı Yahudilere de karşıdır. Yanlış: Siyonizme karşı mücadele Yahudilere karşı mücadeledir. Doğru: Yahudilik ve Siyonistlik tamamen farklı iki şeydir. Pek çok Yahudi aynı zamanda Siyonizm karşıtıdır. Üstelik Yahudi karşıtlığı (antisemitizm) Siyonistlerin en çok yaymak istedikleri fikirlerden biridir. İnsanların Filistin’de yaşananlara öfkesini Siyonizm gibi kanser benzeri bir illet yerine binlerce yıllık geçmişi olan bir dine yönlendirdiği için, Yahudi karşıtlığı en çok Siyonizme hizmet eder. Yanlış: Siyonizm sömürgecilik değildir. Siyonistler Filistinlilerin sattıkları topraklara yerleştiler, bu yüzden Filistinlilerin şikâyet etmeye hakları yok. Doğru: Nesillerdir dünyanın başka yerlerinde yaşayan, hayatlarında daha önce Filistin’i hiç görmemiş insanlar, kuşaklar boyu Filistin topraklarında yaşayan Filistinlileri silah zoruyla yerinden yurdundan edip topraklarına el koyup, evlerine yerleşip, yer altı ve üstünde ne varsa kendisinin sayarak bir ülke kurmaya girişmiştir. Bu tam anlamıyla sömürgeciliktir. Filistinliler yüzyıl önce gelen ilk yerleşimcilere karşı düşmanca bir tavır sergilememiş, ancak Siyonist emelleri fark ettiklerinde direnmeye başlamışlardır. Toprak satışı meselesi ise en büyük çarpıtmalardan biridir. İlk olarak o dönem zaten yoksul köylünün doğru düzgün toprağı yoktur. Bir avuç zengin, bir kısmı Filistinli bile olmayan işbirlikçi hainin yaptığı tüm Filistin halkına mal edilemez. İkincisi, o dönem satılan tüm toprak miktarı Filistin topraklarının % 5’inden biraz fazladır. Bu durum milyonların vatanından sürülmesine, öldürülmesine bir gerekçe olamaz. Bugün bizim ülkemizde de pek çok yer, pek çok farklı ülkeden insana satılmış durumdadır. Nasıl bu satışlarla işçilerin, emekçilerin bir alakası yoksa, nasıl bu satışlar satın alanlara ülkemizi istila edip bizi, asırlardır yaşadığımız topraklardan sürme hakkı vermiyorsa aynısı Filistin için de geçerlidir. Yanlış: Filistin sorununun tek çözüm yolu iki devletli yapıyla mümkündür. Doğru: Sorunun çözümü Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e uzanan tüm tarihsel Filistin’i kaplayan, emperyalizmle tüm köprülerini atmış, demokratik, laik ve sosyalist tek bir Filistin devletinin kurulması ve Siyonizmin ortadan kaldırılmasıdır. İki devletli yapı, Siyonizmin yayılmacı tutumu sebebiyle mümkün değildir. İki devletli yapı, daha önce bu yönde atılan her adım Siyonizmin daha fazla alan işgal etmesi, daha fazla yasa dışı yerleşimci yerleştirmesi ve daha fazla Filistinlinin canından ve yurdundan olmasıyla sonuçlandığı için mümkün değildir. İki devletli yapı Filistin’i fiili anlamda ortadan kaldırdığı için bir çözüm değildir. İki devletli çözüm, bugün yurdundan sürülmüş durumda mülteci kamplarında yaşayan milyonlarca Filistinlinin yurtlarından ilelebet vazgeçmesi anlamına geldiği, İsrail topraklarında kalanlara yurtlarını terk etmek, ölmek veya yaşamları boyunca ırkçılık ve ayrımcılığa maruz kalmak dışında bir seçenek sunmadığı için bir seçenek değildir.
Nov 20, 2023
4 min
Load more