Gerçek gazetesi
Gerçek gazetesi
Gerçek
Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri
Sungur Savran: Küba’da kapitalizmin şakşakçıları
Küba’da kapitalizmin şakşakçıları
Jul 24
6 min
Levent Dölek: Solu felç eden düzen siyaseti ve NATO’culuk zilleti!
Solu felç eden düzen siyaseti ve NATO’culuk zilleti!
Jul 24
8 min
Başyazı: Milleti zilletten işçi sınıfı siyaseti kurtaracak! (Temmuz 2026)
Başyazı: Milleti zilletten işçi sınıfı siyaseti kurtaracak!
Jul 24
6 min
Dünyanın dört bir yanından anti-emperyalistler Anti-NATO Konferansı’nda buluştu!
Dünyanın dört bir yanından anti-emperyalistler Anti-NATO Konferansı’nda buluştu!
Jul 24
27 min
Bütün ülkelerin işçileri NATO'ya karşı birleşin
Bütün ülkelerin işçileri NATO'ya karşı birleşin
Jul 24
8 min
Ertuğrul Oruç: TTB’ye sahip çıkmak emekçi halkın sağlık hakkına sahip çıkmaktır
Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) seçimli büyük kongresi Haziran sonunda yapılacak. İlk bakışta bu yalnızca bir meslek örgütünün olağan seçimi gibi görülebilir. Oysa TTB, Türkiye’de hekimlerin güçlü örgütlü sesidir. Bunun yanı sıra halkın sağlık hakkı mücadelesinin ve istibdad rejimine karşı hürriyet mücadelesinin en önemli mevzilerinden biridir. Bu nedenle TTB seçimleri sağlığı piyasanın insafına terk etmek istemeyen, emekçi halkın sağlık hakkını savunan herkesi ilgilendiren bir mücadele başlığıdır.TTB’yi herhangi bir meslek kuruluşundan ayıran şey, mücadelesini hekimlik pratiğine hapsetmemesidir. TTB, hekim emeğini halkın sağlık hakkından, halkın sağlık hakkını da emekçi sınıfların mücadelesinden ayırmayan bir yaklaşıma sahiptir. Dünyadaki birçok tabip birliğinden farklı olarak halk sağlığını koruma ve geliştirme görevini mesleki sınırların ötesinde ele alması da buradan gelir. Çünkü çalışma koşulları, ücret düzeyi, barınma ve beslenme olanakları, savaş, yoksulluk, işsizlik ve ana dilinde sağlık hizmetine erişim gibi başlıkların tümü sağlığı doğrudan etkiler.TTB, 1970’li yıllarda yükselen işçi sınıfı mücadelesinin yanında yer almış, 12 Eylül darbesinin karanlığına karşı net tutum alan örgütlerden biri olmuş, 1990’larda kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesinde saf tutmuş, 2000’li yıllarda Sağlıkta Dönüşüm Programı’na karşı mücadeleyi sürdürmüştür. COVID-19 pandemisi döneminde de iktidarın sakladığı bilgilerin karşısında halkın doğru bilgiye ulaşmasında kritik rol oynamıştır. Salgının sınıfsal karakterini görünür kılmış, sağlık emekçilerinin ve emekçi halkın yaşam hakkını savunmuştur.TTB’nin bu mücadele pratiğine, Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına yönelik soykırımcı saldırıları karşısındaki tutumunu da eklemek gerekir. TTB, Dünya Tabipler Birliği’nin İsrail’in suçlarını görünmez kılan suskunluğuna karşı uluslararası basınç yaratmış, Ekim 2025’te İsrail hükümetini uluslararası hukuka uymaya çağıran kararın kabul edilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu karar, İsrail’in açıkça adının anılması ve Filistin’de sağlık kurumlarına, sağlık çalışanlarına yönelik saldırıların mahkûm edilmesi bakımından önemli bir eşik olmuştur.Bugün sağlık sistemi hastayı müşteri, hastaneyi şirket, hekimi ise maliyet kalemi olarak görmekte. Beş dakikaya sıkıştırılmış muayene, randevu kuyrukları, acil servis yığılmaları, şehir hastaneleri soygunu ve özel hastanelerin kâr üzerine kurulu düzeni bu piyasacı sağlık sisteminin ürünleri. Bu nedenle sağlık sistemini piyasaya açanlara karşı mücadele etmek zorundayız. Bu mücadele verilmeden ne hekim hakkı savunulabilir ne de emekçi halkın sağlığı korunabilir.İşte bu nedenle TTB her dönem iktidarların hedefi olmuştur. TTB Merkez Konseyi üyeleri hakkında soruşturmalar açılmış, gözaltılar, tutuklamalar gündeme gelmiş, TTB kapatılmakla tehdit edilmiştir. Çünkü iktidarlar biliyor ki TTB, hekimlerin örgütlü iradesiyle halkın sağlık hakkının birleştiği güçlü bir mücadele mevzisidir. İktidarlar bu mevziyi zayıflatmak istemektedir çünkü TTB, sağlık alanında sermayenin ve istibdad rejiminin karşısında duran en direngen örgütlerden biridir.Haziran sonunda yapılacak TTB seçimi, bu bakımdan yalnızca bir meslek örgütü seçimi olmayacak. Gün, TTB’yi sermayenin, piyasacı sağlık politikalarının ve istibdad rejiminin çizgisine çekmeye çalışanlara karşı açık tutum alma günüdür. TTB’ye sahip çıkmak hekimlik değerlerini, hekim emeğini, emekçi halkın sağlık hakkını ve istibdad rejimine karşı hürriyet mücadelesinin önemli bir mevzisini savunmaktır. Yapılması gereken, TTB’nin tarihsel mücadele çizgisini güçlendirmek, hekimlerin örgütlü gücünü sağlık emekçilerinin ve emekçi halkın sağlık hakkı mücadelesiyle aynı safta buluşturmaktır.
Jun 16
4 min
Armağan Tulun: ABD tehditlerine karşı Küba’yı savun! NATO’ya karşı genel greve!
Küba bir kez daha ve her gün biraz daha sertleşen bir zeminde ABD emperyalizminin hedef tahtasında. Trump yönetiminin Küba’yı ABD ulusal güvenliği için tehdit ilan etmesi, deniz ablukasını devreye sokarak Küba’ya giden petrol gemilerini engellemesi, Küba’ya petrol verecek ülkelere yaptırım tehditleri savurması, ayakta kalmaya çalışan bir işçi devletini boğma, bütün bir halkı elektriksiz, susuz, ilaçsız ve gıdasız bırakarak teslim alma çabasının ürünüdür. ABD emperyalizmi bu emperyalist kuşatma politikası sökmezse, doğrudan bir askeri işgal tehdidini savurmaktan da geri durmuyor. O kadar ki Küba Ulusal Sivil Savunma Başkanlığı, aileler için hava saldırısı durumunda alınması gereken tedbirlere yönelik “koru, diren, hayatta kal ve kazan” başlıklı bir rehber yayınladı! Bugün Küba’da günlük hayatı felç eden sorunlar çok ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Elektrik kesintileri neredeyse her gün saatlerce sürüyor. Yakıt azlığı sadece ulaşımı etkilemiyor; aynı zamanda su pompalarını, tarımı, gıda tedarik ve dağıtımını ve hepsinden de önemlisi hastaneleri vuruyor. Kübalı sağlıkçılar yaptıkları dayanışma çağrılarında hastanelerde şırıngadan gazlı beze, tıbbi oksijenden en basit ameliyat malzemelerine kadar en temel ihtiyaçlarda bile eksiklik yaşandığını, ülkede çalışır durumda sadece birkaç MR cihazı bulunduğunu ifade ediyor. İlaç bulmak öylesine zor bir seviyeye ulaşmış durumda ki reçeteleri hastalığın ne olduğuna göre değil, hastanın hangi ilacı bulabildiğine göre yazdıklarını söylüyorlar. Sağlık alanında dünya çapında insanlık için en ileri tarihsel kazanımları temsil eden, pandemi döneminde dünya salgınla kapitalizmin insafına kalmış bir şekilde boğuşurken farklı ülkelerdeki insanların yardımına koşan sağlık emekçileriyle gurur duyulan Küba’nın, bugün adım adım getirildiği durum, emperyalizmin bilinçli boğma taktiği ile bir enkaza dönüştürülme çabasıdır.Bu tablonun birinci ve en büyük sorumlusu ABD emperyalizmidir. Küba altmış yılı aşkın süredir ambargo altında. Ancak bugün karşı karşıya kalınan tablo, klasik bir ambargonun çok ötesinde. Trump yönetiminin 29 Ocak 2026’da imzaladığı 14380 sayılı Kararname ile devreye soktuğu eşi görülmemiş yaptırımlar, adanın dünyayla bağını fiilen koparmış oldu. Bu kararnameyle yalnızca Küba gemileri değil, adaya petrol taşıyan Meksika ve Venezuela gibi üçüncü ülke gemileri de açık denizlerde engellendi, ikincil yaptırım tehditleriyle uluslararası nakliye şirketleri felç edildi. Trump yönetiminin tetikçilerinin, Küba'ya yönelik "komünist diktatörlüğün günleri sayılı" şeklindeki açıklamaları, Küba’nın üzerindeki casus uçuşlarının artırılması ve Raúl Castro'ya yönelik uluslararası adli suçlamaların devreye sokulması, doğrudan bir askeri müdahalenin ve işgal hazırlığının adımlarıdır. ABD bir yandan bu hazırlıkları yaparken bir yandan da Küba halkını sefaletle terbiye edip rejimi içerden çökertme stratejisi izleyerek Küba’yı yeniden kendi arka bahçesine çevirmek istiyor.Bugün Küba’da bürokrasi ve Díaz-Canel yönetimi, halk böylesine yoksullukla boğuşurken sadece kendi ayrıcalıklı konumlarını muhafaza etmiyor, daha da kötüsü bu durum karşısında devrimci çözümlere başvurmak yerine gıda dağıtımı gibi en temel kamusal alanları özelleştirerek, ABD ile ticarete ve uzlaşmaya açık sinyaller vererek kapitalist restorasyon kapısını sonuna kadar aralamaktadır. Bir zamanlar halkın temel gıda güvencesi olan karne sisteminin (Libreta) içi hızla boşaltılırken, adanın dört bir yanında pıtrak gibi çoğalan özel şirket marketleri (MIPYMES) yalnızca dövize veya yurt dışından gelen para transferlerine erişimi olan küçük bir azınlığa hizmet veriyor. Tüm bunlar devrimin toplumsal tabanını içeriden kemiriyor.
Jun 16
6 min
Levent Dölek: Dünya kupasında kimi tutalım?
2026 Dünya Kupası başlıyor. Futbolseverlerin dört yıl beklediği bu büyük organizasyona ABD, Kanada ve Meksika ev sahipliği yapacak. 24 yıl sonra nihayet Türkiye Milli Takımı Dünya Kupası’na katılma hakkı kazandığı için bu turnuva hiç şüphesiz ki çok daha büyük ilgi görecek. Dünya Kupası’nda her futbolseverin hatta futbolla ilgisi az olanların da favori gördüğü, tuttuğu ya da sempati duyduğu takımlar olur. Biz genelde Dünya Kupası’na katılamadığımız için Türkiye haricinde tuttuğu takımlar olur. En çok sempati duyulan takımlar içinde gurbetçilerimiz dolayısıyla Almanya öne çıkar. Tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de futbolu en estetik şekilde oynayan Brezilyalı sambacılar da en çok desteklenen takımlar arasında yer alır. Eskiler tabii ki böğründe kocaman CCCP yazan ikonik formalarıyla, makine gibi işleyen, kolektif takım oyunu ile gönüllerde taht kuran Sovyetler Birliği takımını da tutardı. Biz yetişemedik. 1988 Avrupa Kupası’nda izleyebildik sadece.Maradona’dan beri Arjantin’in kalplerdeki yeri de hep ayrı olmuştur. Onu izleyenler için, Messi dahil, onun gibisi yer yüzüne gelmemiştir. Pek örnek alınamayacak bir özel hayatı olsa da Arjantin’in yoksul mahallelerinden gelen bir kahramandır. ABD’den verilen bir ödülü reddedip Küba’ya giderek Fidel Castro’dan ödül almayı tercih ettiğini, sağ omzuna Che Guevara’nın, efsanevi sol ayağına da Fidel Castro’nun dövmesini yaparak, “kalben Filistinliyim” diyerek her daim safını belli ettiğini biliyoruz. 1986 Dünya Kupası’nda İngiltere’nin Malvinas savaşında Arjantin’e yaşattığı zilletin intikamını meşhur “tanrının eli” golüyle almıştı. Yıllarca onun hatırına Arjantin’i tuttuk. Onun dünya futboluna veliahtı olarak bıraktığı Messi’yi alkışladık. Ama futbol hayatına çok büyük paralarla ABD’de devam eden Messi’nin Beyaz Saray’da Trump’a yaltaklandığı görüntüleri gördükten sonra sanırız ki herkes büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Yine de Maradona’nın hatırını Messi’nin ihanetinden üstün tutup Arjantin’i destekleyecekler olacaktır. Biz de sanırız ki onlardan olacağız.Bir de her daim kupalara renk katan, mazlumların temsilcisi olarak Afrika takımları desteklenir. İtalya 90’da açılış maçında son şampiyon Arjantin’i yenip çeyrek finale kadar gelen Kamerun, 2002’de Fransa’yı yenip çeyrek finale kadar gelen ve bize elenen Senegal, son dünya kupasına damga vurup dördüncü olan Fas gibi... Bu sefer Afrika’dan 10 takım katılıyor. Artık Fas’ın yarı finale kadar çıkması değil erken elenmesi sürpriz olur. Gözümüz yine Senegal, Gana, Güney Afrika gibi turnuvanın gediklilerinin dışında Yeşil Burun Adaları ve Demokratik Kongo’nun üzerinde olacak. Dünya Kupası’na katılan en küçük ülke Çuraçao… Venezuela kıyılarında bulunan Karayiplerin bu küçük ada ülkesi büyük sürpriz yaparak geliyor. Ama Çuraçao’yu mazlum Afrika’nın yanına koymak pek olmaz. Bu ada bir Hollanda sömürgesi ve Venezuela’nın ne kadar gericisi, karşı devrimcisi, Amerikancısı varsa onların toplandığı bir üs gibi. Batı medyası tarafından el üstünde tutulup parlatılması da büyük ölçüde bundan. Bir nevi Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde NATO garnizon devleti olarak kurulan Kosova gibi. Küçük ama pek sevimli değil.
Jun 16
6 min
Sungur Savran: Sekiz kocalı Hürmüz!
Böyle olmaz. Sosyalizmin adı ve itibarı böylesine harcanamaz. Her biri tarihî bir öncüle yaslandığını iddia eden, bir bölümü geçmişin partilerinin ve sosyalizmin önderlerinin adını bayrağı yapan birtakım sosyalist partiler, en azından Kılıçdaroğlu’nun 2017’de düzenlediği “Adalet Yürüyüşü” adı verilen gösteriden bu yana seçimlerde, en azından cumhurbaşkanı seçimlerinde CHP’yi halka umut olarak göstererek toplumun önünde sosyalizmin adını yerle yeksan ediyorlar! Devrimci İşçi Partisi, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun yarıştığı 2023 cumhurbaşkanı seçimi öncesi ve sonrasında Altılı Masa’nın ve onun seçimdeki uzantısı olan Millet İttifakı’nın nasıl hem gerici hem de son derece kırılgan olduğunu ısrarla ortaya koydu. Kılıçdaroğlu’nun seçimi kazansa bile istibdad rejimine son vermeyeceğini, CHP’nin temsil ettiği TÜSİAD burjuvazisinin kurulan düzenin (büyük aşırılıklar olmadıkça) devamından yana olduğunu ifade etti. Ayrıca, Altılı Masa’nın seçim öncesinde ya da sonrasında dağılabileceğine de işaret etti.Biz de köşe yazılarımızda bunları dile getirdik. Ayrıca, Akşener’in Mart ayında masadan kalkıp gitmesinin ardından hem diğer partilerin başkanlarının, hem de İmamoğlu ve Yavaş’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı sıfatıyla Kılıçdaroğlu’nun başına gardiyan olarak dikildiğinin de altını çizdik. Bu konuyu işlediğimiz yazının başlığını da tiyatro tarihimizin en popüler oyunlarından biri olan “Yedi Kocalı Hürmüz”den ödünç aldık. Yedilinin her birine Kılıçdaroğlu’nun gardiyanı olarak yaklaştık.Kılıçdaroğlu şimdi sekizinci bir gardiyanın himayesi altında CHP’nin başına döndü. Bu seferki gardiyan öyle Babacan ya da Davutoğlu gibi arkasında herhangi bir güç olmayan türden değil. İstibdad rejiminin baş aktörü Tayyip Erdoğan. Tam anlamıyla sefil bir manzara! Çok sayıda sosyalist partinin Türkiye’yi istibdaddan ve onun baş aktöründen kurtarma gerekçesiyle halkı oy vermeye çağırdığı şahıs, Erdoğan’ın CHP içindeki kayyımı konumunda!Ama bundan en ufak bir ders çıkaran yok. Nerede başını elleri arasına alıp “Yahu biz ne yaptık? Bu adamı halka nasıl çözüm olarak sunduk?” demek? Nerede “yanılmışız” diye açıklama yapmak, halktan özür dilemek. Sosyalizmin geleneği, bırakın böyle devasa hataları, bireysel düzeyde bile yapılan politik, örgütsel ve kişisel hataların özeleştirisini davanın ilerletilmesi için önkoşul sayar. Oysa özeleştiri vermek bir yana yine aynen Adalet Yürüyüşü’nde yaptıkları gibi, yalnız bu sefer Kılıçdaroğlu’nun yanında değil karşısında aynı tutumu tekrarlıyor sosyalist partiler.Oysa perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Biz, seçimlerin hemen ertesinde Kılıçdaroğlu/İmamoğlu çekişmesinin büyük sorunlara yol açacağını yazdık. Birkaç ay sonrasında da “CHP’nin Geleceği (Var mı?)” başlığını taşıyan bir yazı yazdık. Kim bilir, o zaman Kılıçdaroğlu’na oy vermiş partilerin bazı kadroları dudak büküp yazıyı okumaktan sarfınazar etmişlerdir. Kısaca alıntılayalım:“Öyle görünüyor ki partinin önünde üç ihtimal var. İlki CHP’nin daha küçük partilere ayrışarak orta vadede sahneden silinmesidir. Cumhuriyet kuruculuğuyla övünen bu partinin cumhuriyetin 100. yıldönümünde ufalanmaya başlaması tarihin ilginç bir cilvesi olur.” Bu senaryoya şimdi “katiyen olmaz” diyebilecek yiğit var mı? İki kanadın dışında başka parçalanmalar da mayalanmaya başladı (Mansur Yavaş sadece ilk örnektir). Kılıçdaroğlu’nun nerelere kadar alçalabileceğini de üçüncü ihtimal olarak saymıştık. Seçimin iki turu arasında Ümit Özdağ’la imzaladığı, o an gizli tutulan ama sonradan bu faşist politikacıya İçişleri Bakanlığı’nı ve MİT Müsteşarlığı’nı vadeden anlaşmaya yaslanarak partiyi onunla birlikte yönetebileceğini yazmıştık. Şimdi “CHP ülkücüleri” diye andığı çeteler CHP Genel Merkezi’ni polisten önce tehdit edenler oldu.
Jun 16
6 min
Başyazı: NATO kisvesiyle Türkiye’ye gelen, insanlık düşmanı Epstein koalisyonudur! (Haziran 2026)
NATO kisvesiyle Türkiye’ye gelen, insanlık düşmanı Epstein koalisyonudur! İşçiler emekçiler uyanın! Genel grevle hayatı durdurun ve bu zillete son verin!İçinden geçtiğimiz emperyalist kapitalizmin çürüme çağında, son dönemde yaşanan krizlerle ve savaşlarla birlikte medeni Batının maskesi çoktan düştü. Ardından ırkçı, sömürücü, katliamcı, soykırımcı emperyalizmin ve Siyonizmin gerçek yüzü çıktı. Tüm dünya bu gerçek yüzü tecavüzcü, sübyancı, yamyam ve katil Epstein’in suretinde gördü. İnsanlık, Filistin’den Lübnan’a, Yemen’den İran’a tüm Batı Asya’yı kana bulayan, doğrudan hedef alarak çocukları katleden, insani altyapıyı tahrip ederek kuşatma ve ambargolarla halkları aç bırakan, insan kaçırmayı devlet politikası haline getiren Trump ve Netanyahu’nun cenahına Epstein koalisyonu adını taktı. Dünya halkları Trump ve Netanyahu’nun terörist saldırganlığını, Epstein adasında yaşanan tecavüzcü, sübyancı, yamyam barbarlıkla aynı kefeye koydu. Batı’nın medeniyet adı altındaki canavarlığı ifşa oldu. İnsanların zihninde şekillenen Epstein koalisyonunun somut hayatta kurumsal bir yapısı, hatta resmi bir adı da var: NATO!Kurulduğu 1949’dan beri halkların kanını döken NATO! Türkiye’nin, 1952’de kabul edilmek için, ABD’nin dünyanın öbür ucunda devrim yapan Koreli işçi ve köylülere karşı başlattığı savaşa gençlerini kurban ettiği NATO! Sadece Yugoslavya ve Afganistan’da olduğu gibi resmen taraf olduğu savaşlarda değil, Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’da Amerikan emperyalizminin halklara karşı işlediği tüm suçların arkasındaki güç olan NATO! İsrail’in Gazze’deki soykırımının aktif parçası olan NATO!Tüm üye ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de kurduğu kontrgerilla örgütlenmesiyle devrimcileri ve anti-emperyalistleri işkenceden geçiren, kurşunlayan ve darağacına gönderen NATO! Kontrgerillaya devşirdiği faşist çetelerle Kemal Türkler başta olmak üzere mücadeleci sendikacıları ve işçi liderlerini katleden NATO! Darbelerle ülkenin emekçi halkına kan kusturan NATO! Özellikle 12 Eylül 1980’de “bizim çocuklar” dedikleri paşaların darbesiyle patronların “bugüne kadar işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz” demesini mümkün kılacak kadar işçi düşmanı olan NATO! Emperyalistlerin çıkarı için memleketin işçilerini ezen ve ucuz emek olarak tekellere sunarak 12 Eylül’ün izinden yürüyen tüm iktidarların ve tabii ki bugünün istibdadının da tabi olduğu NATO!İşçi sınıfının yükselişini 1 Mayıs 1977’de Taksim’i kana bulayarak ezmeye çalışan, beslediği faşistlerle Alevilere yönelik Maraş, Çorum, Tokat katliamlarını düzenleyerek, ülkeyi mezhep çatışmasına sokmaya yeltenen ve tüm bunlarla 12 Eylül’ün yolunu döşeyen NATO! 12 Eylül’den sonra Kürt halkını faili meçhul cinayetlerle sindirmeye çalışan, Sivas’tan Gazi’ye katliamlarına devam eden, yakın dönemde Suruç’tan 10 Ekim Ankara katliamına kadar DAİŞ’in tekfirci mezhepçi çetelerini kanlı planları için istihdam eden NATO! 90’larda Susurluk kazasıyla, yakın zamanda eski bir kontrgerilla elemanı Sedat Peker’in itiraflarıyla, bir katliam, hırsızlık ve uyuşturucu kaçakçılığı şebekesi olarak ifşa olan NATO! Dönemin kötü ünlü kontrgerilla şefi Mehmet Ağar’ın “bir tuğlayı çekersek yıkılır” dediği duvarın temeli olan NATO! Sömürülen sınıfların ve ezilenlerin katili, işçi sınıfının kanlısı NATO!Bu suç örgütü Epstein’in adası gibi Karayiplerin ücra bir yerinde değil! Tam içimizde… Sömürü çarklarıyla işçinin emekçinin hayatının tam ortasında! NATO üyesi ülkelerin kapitalistlerinin fabrikalarında; Bursa’da, Gebze’de, Manisa’da, Trakya’da! Askeri üs ve karargâhlarda; İncirlik’te, Kürecik’te, İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da! NATO ülkemizdeki üsleriyle sadece İsrail’e kalkan olup komşu halklara kan kusturmuyor… 15 Temmuz’da halkı katleden NATO beslemesi darbecileri, meclisi bombalayan uçaklara yakıt veren NATO tankerlerini nasıl unuturuz?
Jun 16
7 min
Load more